Batu Incecay Rotating Header Image

Charles Bukowski

İkinci Doğum Günü

Yine o gün gelmiş. Ameliyatımın üstünden tam iki yıl geçmiş dile kolay. Ameliyatım ile ilgili ilk yazıma buradan ulaşabilirsiniz; ancak ben yine de kısa bir bilgi vereyim. 10 Haziran 2010 Perşembe günü sol dizimde kopan ön çapraz bağımı tamir ettirmek için ameliyat oldum. Ön çapraz bağım tamir edilirken, menüsküsümün tamamı da temizlendi. Şu an menüsküssüz ve kendi vücudumdan da olsa sonradan yapılmış bir çapraz bağ ile hayatıma devam ediyorum. Sanırım bu son yıldönümü yazım olacak; bundan sonra pek bir fark olmadıkça yazı yazmayı düşünmüyorum. Gelin son yazımı yazdığım yazımdan beri neler değişmiş şöyle bir bakalım.

O yazıyı yazdığımda yani ameliyatımın üstünden 1 yıl geçtiğinde spora yeni başlıyordum. Basketbol ameliyatın 6-7. ayından sonra olduğu gibi devam etti. Ayrıca voleybol oynamaya da başladım. Bunlar bir yana içinde bir çok yön değişimi olan oynamak için can attığım tenise başladım. Başlamak ne kelime ilk maçım yaklaşık 4 saat sürdü =) Yani spor konusunda eski formuma döndüm. Futbol için ne diyorsun diye soranlara maalesef bir cevabım yok. Kendisini izlemeyi oldukça sevsem de; oynamak konusunda pek hoşlaşmıyoruz.

Spor bir yana kalsın; günlük aktivitelerime dönelim. Günlük aktivitelerimde pek bir sorun yaşamadım. Dizimin üstünde çok fazla baskı olduğunda, çok ayakta kaldığımda veya çok kırık vaziyette kaldığında tabii ki ağrı oluyor. Emin olun ki bu ağrı normal dizimde de oluyor; ancak ameliyatlıdaki ağrı normal dizimde olan ağrıdan biraz daha fazla. Bu noktada en önemli şey bir dizinizin ameliyatlı olduğunu hatırlamanız ve onu ne olursa olsun sağlam diziniz kadar zorlamamanız. Hatırlatmamda yarar var; ben sadece ön çapraz bağ ameliyatı olmadım, aynı zamanda menüsküsümün tamamını da aldılar. Bu nedenle kemiklerin birbirine sürtünmesinden biraz daha fazla ağrı yaşıyor olmam gayet normal.

Sizleri bu son olduğunu düşündüğüm yazıda iki kadim dostum ile tanıştırmak istiyorum. Aslında bir isimleri yoktu; ama bu yazıyı yazarken küçüklüğümün televizyon kahramanlarının isimlerini vermek hoşuma gitti. Bu nedenle onların adı artık Edi ve Büdü. Onlar –umuyorum ki bir sorun çıkmayacak ve- ömrüm boyunca orada kalacaklar. Metal olmalarını ben istemiştim; kimyasal olanları çok küçük bir ihtimalle de olsa zehirlenme riski taşıdığından riske girmek istemedim. Yan tarafta Edi ve Büdü’yü görüyorsunuz biri 27 diğeri 28 mm. Kurşun yemiş gibi görünmek ayrı bir hava katsa da dileğim; hiç bir zaman vücudunuza yabancı bir madde girmemesi. Aslında şu anda bu kadim dostlarımın bir işlevi yok. Diyeceksiniz ki neden çıkartmıyorlar; çünkü çıkmasını gerektirecek bir durum da yok. Edi ve Büdü benim dizimden alınan parçanın kemiklere kaynaması süresince yaklaşık bir yıl işlev görmüş ve şimdi sadece bana hayat arkadaşlığı etmektedirler.

Dizimden alınan parça demişken biraz da onun hakkında konuşalım. Ben kaynaması daha kolay ve daha çok tercih edilen bir yöntem olduğundan çapraz bağ yerine konacak parçanın dizimin üstünden alınmasını istemiştim. Fotoğrafa bakıp; bunun burada ne işi var, ne kadar iğrenç gibi düşünceleriniz var ise bu yazıyı hemen kapatın ve sıcak günlerde benimle görüşmeyin; -soğuk günlerde de görüşmezseniz sevinirim- çünkü hayatımın sonuna kadar o iz benimle olacak. O izi sevmek zorunda değilsiniz; ama unutmayın aynısı bir gün sizin de başınıza gelebilir. Ve böyle bir şey başınıza geldiğinde ömrünüzün sonuna kadar onunla yaşamak zorundasınız, yani onu sevmek zorundasınız. Bu nedenle siz gelin beni dinleyin ve o fotoğrafı biraz olsun sevin.

Spor deneyimlerimi anlattım, günlük aktivitelerimi anlattım, içimde ve dışımda bıraktığı fiziksel yaraları anlattım. Geriye ne kaldı acaba? Sanırım geriye en önemli konu kaldı: Psikolojik etkiler.

İlk yıldönümü yazımda çok az bahsetmiştim; şimdi bunları biraz açayım. En öncelikle aileniz yoksa sakın böyle bir ameliyat geçirmeyin; çünkü size ailenizden başkası katlanamaz. En azından bana, onlardan başkası katlanamadı. Cümlem yeterince acımasız olmamıştır diye düşünerek biraz daha acımasızlaştırayım! Böyle bir ameliyatta bile yanınızda olacak dostlar edininiz; eğer dost dedikleriniz bu anlarda yanınızda değilse… Aklıma nerden geldi bilmem ama bir film repliğini söyleyeyim: “Hani bir şarkı vardı. Bye bye hepiniz, bye bye lovnunuz.”. Aklıma gelmişken söyleyeyim dedim. Ben kendim yanlış seçimler yaptım; kimsenin hatası değil. Hayatımdaki kritik anları anlatmak için nedendir bilmem ama hep Charles Bukowski’nin cümlelerinden yararlanıyorum. Bukowski’nin bir kitabında ölüm hakkında yazdıklarını içeren yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Biz gelelim bu yazıda kullanacağım söze. Bukowski demiş ki “Zordur benimle yürümek. Bunu benimle yola çıkanlar bilir; hepsi yarı yolda gittiler. Suç kimde (?) Ben zoru seviyorum, onlar sevmiyor. Yapacak bir şey yok. Suçum var mı? Tabii ki var. ‘Zor yola kolay kişilerle çıkmak en büyük hatam’ ”. Bu sözün üstüne bana kelam etmek düşmez; am mutlaka söylemem gereken bir şey var. Ne kadar zor olduğu tarif edilemez bu dönemde yanımda oldukları için aileme sonsuz teşekkürler ediyorum. Zor zamanlar yavaş yavaş bitiyor gibi geliyor; değnekler ile yürümeye başlıyorsunuz, ama hiç bir şey bitmiyor. Siz yürümenin mutluluğu ile dışarı çıkıyorsunuz; ancak toplum buna hazır değil. Ben Amerika’da bir ay kaldıktan sonra şöyle bir cümle söylemiştim; “burada ne kadar çok engelli var.”. Koltuk değnekleri ile yürürken anladım ki, bizde de bir sürü engelli muhakkak vardır; ancak kimse dışarı çıkamıyordur. Bizim ülkemizde size o kadar acınası, o kadar kötü bakıyorlar ki; eziliyorsunuz. Tarif edilemez bir duygu… Hani derler ya yerin dibine girmek işte aynen o. Daha fazla anlatmayayım kötü oldum. Son olarak, hayatımda daha sonra başka yollarla bunu tekrar tecrübe edindim; ancak en büyük tecrübelerden bir tanesi buradaydı. Bu hayatta siz yalnızsınız. Sadece siz varsınız, kendiniz hayatta kalmak ve kendiniz bir şekilde iyi olmak zorundasınız. Bu nedenle güçlü olun; çünkü bunu yapabilirsiniz.

Ölüm Sol Cebimde

Takvim yaprakları 6 Kasım 2010’u gösteriyordu…

[Charles Bukowski bir kitabında der ki: Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümüne ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: “Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım.” Ben de -gayet kısa olan- hayatım boyunca hep ölüme bu kadar yakın olduğumu düşünüyordum; hatta Bukowski’nin bu sözlerini okuduğumda “Tanrım! Bu sözler benim için yazılmış” dediğimi dün gibi hatırlıyorum. Ben ki ölümün aslında bu kadar yakın olduğunu, sol cebimden hiç çıkarmayan bir kişi; aslında ölüme yakın olmak hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Ölüme yakın olmak, bunu bilmek veya düşünmek değil! Bilmek veya düşünmek uçsuz bucaksız çöldeki bir kum tanesi sadece. Nasıl o kum tanesine bakıp çölü hayal edemezseniz; ölüme ne kadar yakın olduğunuzu düşünerek de ölüme yakın olmanın ne demek olduğunu hayal edemezsiniz.

İnsan beyni, Einstein’ın da söylediği gibi görecelidir. Gerçek zamanla geçen her üç saniye beyinlerimiz tarafından üç saniye olarak algılanmaz. Kimi zaman hiç hissetmedim ne çabuk geçmiş veya sanki zaman ilerlemiyor cümlelerini mutlaka duymuşuzdur. İşte bu beynimizin bize yarattığı bir oyun. İster algıda seçicilik diye adlandırın, isterseniz zamanın göreceliği… Kuduz bir köpekten kaçtığınız üç saniye sizin için üç dakika gibidir. Hiçbir zaman beyniniz onun üç saniye olduğunu algılamaz, sizin oraya yaptığınız hareketler -belki de her biri milisaniyeler içinde gerçekleşiyordur- sizin için çok uzun birer harekettir. Her anı o kadar net hatırlarsınız ki, işte zaman sizin için yavaşlamıştır. Hayatımızda birçok kez karşımıza buna benzer durumlar çıkacaktır. O baskı, stres ve korku anlarında çok kısa sürelerde çok doğru kararlar vermek zorunda kalacağız. Aslında bunu Amin Maalouf’un şu sözüyle düzelteyim: “Öyle bir an gelir ki tüm kararlar kötüdür; sorun, sonradan en az pişman olacağın kararı bulup seçmektir.” Hatta bazen verdiğimiz kararlardan sonra pişman olacak zamanımız olmayabilir.

Tüm bunları neden anlattım değil mi? Hayatınızda ölüme çok yaklaştığınız anlarda, zaman öyle durağanlaşacaktır ki; işte o anlarda ölümün ne olduğunu kemiklerinize kadar hissedeceksiniz. İşte o anlarda göreceksiniz ki, düşündükleriniz sadece birer kum tanesi. Gerçek… Gerçek acımasız, daha şunu yapacaktım demeye kalmadan bir bakmışsınız ki her şey bitmiş. İşte ölümü düşünmek ile hissetmenin en büyük farkı burada. Ölümün yakınlığını düşünenler; ölmeden şunu yapayım, şunu söyleyeyim, bu içimde kalmasın, bu böyle olsun gibi birçok şey geçiriyorlar akıllarından; işte öyle olmuyor. Ölümü hissettiğiniz anda, yapmadığınız o kadar çok şey olmasına rağmen bittiğini düşünüyorsunuz. Bazen bir yerlerde okursunuz “bugün hayatınızın son günü olsa ne yapardınız”, işte o gün bugün diyeceğimi sanıyorsanız yanıldınız. O gün dündü ve bitti, şimdi öleceksiniz. Umarım ölümü gerçekten hissetmenin ne demek olduğunu biraz olsun anlatabilmişimdir.]

…Keskin bir fren sesi duyuldu ve ardından kamyona çarpan araba görüldü. İnsanlar büyük bir telaşla arabaya koştular. Arabadaki manzaradan herkes korkuyordu. Arabanın yanına geldiklerinde büyük bir şans eseri arabanın içindeki gencin burnu bile kanamıyordu…