Batu Incecay
Batu Incecay Rotating Header Image

Algoritma Analizi

Algoritma, bir problemi çözmek için kesin ve açık bir şekilde belirtilmiş bir dizi talimat olarak tanımlanabilir. Bir algoritma etkin (effective), belirli (definite), doğru (correct) ve sonlu (finite) olmalıdır.

Örneğin n elemanlı bir A dizisindeki girdi değeri bulan ve bulunduğu konumu geri döndüren (değer bulunamıyorsa -1 döndüren) algoritma şu şekildedir:

AramaAlgorithm

Biz algoritmanın etkinliğini tam olarak hesaplamak istiyoruz. Bu noktada öncelikle o algoritmadaki temel işlemi bulmalıyız. Yukarıda verdiğimiz arama algoritmasındaki temel işleme bir bakalım. Bu algoritma için temel işlem karşılaştırma işlemi. ( if A[i] = girdi] ) Temel işlemi bulduktan sonra bizi sonuca götürecek konu bu temel işlemin ne kadar tekrarlandığı.

Birkaç örnek üzerinden gidelim. Aşağıda aynı 7 elemana sahip ancak elemanları farklı şekilde sıralanmış 3 dizi var. Bu diziler üzerinde 1 değerini arayalım.

1, 6, 8, 9, 5, 7, 3                     7, 5, 9, 8, 1, 6, 3                      9, 8, 7, 6, 5, 3, 1

Algoritmayı 3 dizi için de uyguladığımızda karşılaştırma sayıları sırasıyla 1, 5, 7 şeklinde olacaktır. Gördüğünüz üzere algoritmanın etkinliği girdiye göre değişiyor; ancak biz girdiden bağımsız çalışıyoruz. Elimizde sadece algoritma var ve bu algoritmanın etkinliğini girdiden bağımsız olarak hesaplamamız gerekiyor. Bu noktada ne yapacağız? Bir algoritmayı analiz ederken; aksine bir söylem yoksa en kötü durumu hesaplarız. Ben burada en iyi, ortalama ve en kötü durumu hesaplayıp nasıl hesaplandığını göstereceğim.

En iyi durum en kolayı… Arama algoritmasını düşündüğümüzde en iyi durum nedir? Tabii ki ilk terimin minimum olmasıdır. Bu durumda da temel işlem yani karşılaştırma işlemi sadece bir kez yapılır. Yani sonuç 1’dir.

En kötü durum için işler biraz daha karmaşıklaşıyor. En kötü durum bizim örneklerimizde de görüldüğü gibi for döngüsüne her girdiğinde temel işlemimiz olan karşılaştırma işleminin yapılıp, dizinin son eleman olması (aranan elemanın dizide bulunamaması durumu da olabilir). Bunu da toplam sembolü ile şu şekilde belirtebiliriz. Döngü n kere döneceğine göre:

toplam olup, temel işlemin yapılma sayısını verecektir. Son örnekte de gördüğümüz gibi bu algoritma için en kötü durum tüm dizinin sonuna gelinmesidir. Bu durumda en kötü durum dizinin boyutu kadar olacaktır.

Son olarak gelelim ortalama durumuna… Aranan elemanın dizide bulunma ihtimali p olsun. Bu durumda hesaplamayı şu şekilde yapabiliriz.

Aranan elemanın dizinin 1. elemanı olması ihtimali                           : p/n
Aranan eleman dizinin 1. elemanı ise yapılan karşılaştırma sayısı          : 1
Aranan elemanın dizinin 2. elemanı olması ihtimali                           : p/n
Aranan eleman dizinin 2. elemanı ise yapılan karşılaştırma sayısı          : 2
Aranan elemanın dizinin 3. elemanı olması ihtimali                           : p/n
Aranan eleman dizinin 3. elemanı ise yapılan karşılaştırma sayısı          : 3


Aranan elemanın dizinin n. elemanı olması ihtimali                           : p/n
Aranan eleman dizinin n. elemanı ise yapılan karşılaştırma sayısı          : n
Aranan elemanın dizide BULUNMAMA ihtimali                                   : 1 – p
Aranan eleman dizide BULUNMUYORSA yapılan karşılaştırma sayısı       : n

Basit bir aritmetik ortalama alırsak:

ortalama

Eğer aranan elemanın dizide mutlaka bulunacağını kabul edersek; yani p = 1 olursa;
Ortalama karşılaştırma işlem sayısı: (n+1)/2 olur. Yani yaklaşık olarak dizinin eleman sayısının yarısıdır.

Basit bir algoritmanın en iyi, ortalama ve en kötü temel işlem sayılarını hesaplamayı görmüş olduk. Sonraki yazılarımda da bilinen bazı algoritmaları (örneğin ikili arama algoritması) analiz etmeye çalışacağım.

27. İzmir Festivali Özel Konseri

İzmir Festivali sanatseverleri müthiş konserlerle buluşturmaya devam ediyor. 2012 yılında düzenlenen 26. İzmir Festivali ile Berlin ve Viyana Filarmoni Orkestraları İzmir’e gelmişti. Viyana’yı bazı teknik aksaklıklardan dolayı kaçırsak da Berlin Filarmoni Orkestrası’nı Efes Antik Tiyatro’nun unutulmaz manzarasında seyretme şerefine nail olmuştuk. Bu yıl da 27. İzmir Festivali kapsamında New York Filarmoni Orkestrası İzmir’deydi.

Biletleri satışa çıktığı ilk gün (18 Şubat 2013’te) aldığımız için bilet konusunda bir sorun yaşamadık. Aylar geçip konser günü (2 Mayıs 2013) gelmişti. Konserin kalabalık olacağını düşündüğümüzden 45-50 dakika önce konserin olduğu Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’ne vardık. Varmaz olaydık! Hiçbir yerde otopark kalmamış. İki saat kadar otopark arayarak geçirdim; bu arada konserin ilk yarısını da kaçırmıştım. Bu nokta organizasyon hatalarından bahsetmemde fayda var. Konser çok meşhur bir konser olduğu için salonun dışına büyük bir perde kurup sandalyeler koymuşlar. Bu sayede insanların ücretsiz olarak konseri izlemesi sağlanmış. Buraya kadar her şey normal; ancak bu insanların otoparka park etmelerine de izin verilmiş. İşte işler bu noktada çığırından çıkıyor. Biletli gelenler -konserden 10 dakika değil 50 dakika önce gelenler- ellerinde biletlerle yer ararken, biletsiz gelenler otoparka park edip çoktan yerlerine kurulmuşlar. Bunun yanı sıra otoparkın gereğinden fazlası da protokole ayrılınca organizasyon büyük bir kaosa sürüklenmiş. Yer bulamayan sadece ben değil; benim gibi onlarca kişi vardı. En azından bir daha sadece bileti olanların otoparka park etmesi sağlanırsa en azından biletimiz boşuna gitmemiş olur!!!

Gelelim konsere, 171 yıllık tarihi ile dünyanın en eski orkestralarından biri olan New York Filarmoni Orkestrası, 171 yıllık tarihinde ilk kez İzmir’deydi. Böyle bir ilki yerinde izlemek beni oldukça mutlu etti. İlk yarıdaki Emanuel Ax’ın solistliğini yaptığı Mozart’ın Piyano Konçertosu No:25’i kaçırsam da ikinci yarı oldukça keyifliydi. Şef Alan Gilbert şüphesiz iyi bir şey olsa da; izleyicilere keyif veren bir şef değildi. Kürsüdeki hareketleri ve sempatikliği ile geçen yıl Berlin Filarmoni’nin başında izlediğim Simon Rattle veya Türkiye’de bütün sanatseverlerin tanıdığı İbrahim Yazıcı ile uzaktan yakından alakası yoktu. Tabii ki her şefin bir tarzı vardır; ancak ben bir izleyici olarak biraz daha sempatik ve güler yüzlü bir şef tercih ederdim. Sadece şef değil; orkestra da aynı şekildeydi. Sanırım bu biraz da orkestranın olgunluğundan kaynaklanıyor. New York Filarmoni, Berlin Filarmoni’den daha olgun olduğu için biraz daha ciddi ve resmi bir orkestra. Bunu söylemek bana düşmeyebilir ancak orkestranın yüzüne baktığımda Berlin Filarmoni eserleri içinde yaşıyordu; enstrümanları ile bir bütündüler ve bunu seyirciye yansıtıyorlardı. New York Filarmoni ise eserleri yaşamak yerine evet çalıyorum, birazdan işimiz bitecek havasındaydı biraz da. Tabii ki konser oldukça keyifliydi; ancak Berlin Filarmoni’den aldığım tadı bana pek veremedi.

Her şey bir yana bu kadar büyük orkestraları İzmir’li sanatseverler ile buluşturduğu için başta İKSEV (İzmir Kültür Sanat ve Eğitim Vakfı) olmak üzere emeği geçen herkese teşekkürü bir borç bilirim. Klasik müzik ile ilgili daha fazla etkinlik ve daha fazla festival görmek dileğiyle.

Not: Festival henüz sona ermedi ancak lojistik nedenlerden dolayı sadece festival özel konserini izleme şansına sahip oldum.

Mühendislik Tercihlerine Dikkat

Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümündeki lisans hayatı benim için sona erdi. Buradaki tecrübelerimden hareketle yeni tercih yapacaklara gördüğüm birkaç tecrübeyi anlatmak isterim. Öyle sakın burayı seçmeyin veya mutlaka burayı seçin deme lüksünü kendimde bulmuyorum. Bu yazıyı sadece bir abi tavsiyesi olarak görebilirsiniz. Bu yazıda sadece bilgisayar değil genel olarak bir mühendislik bölümü isteyenlere ulaşmak istiyorum.

İlk tavsiyem: Tıp fakültesi olan bir üniversitede mühendislik okuyacaksanız lütfen 4-5 defa düşünün. Söyleyeceklerim genel olarak devlet üniversiteleri için. Mutlaka istisnaları vardır. Belki genelleme yapmam doğru değil; ancak gözlemlerimden yola çıkarak biraz kafanızı netleştirmek istiyorum. Eğer tercih yapacağınız üniversitede tıp fakültesi varsa rektörünüz %95 tıpçıdır. Konuyu aslında rektöre bağlamak doğru değil. Rektör başka bir fakülteden olsa bile okula en çok gelir getiren yer kuşkusuz üniversite hastanesidir. Bu nedenle de doğal olarak tüm yatırımlar tıp fakültesini yapılır. Hele Ege’de sonuna kadar!

Siz bir araştırma yapmak istediğinizde size ayrılan bir bütçe maalesef yoktur. Bütçenin çoğu bazen de tamamı tıp fakültesi içindir. Hastane ne kadar iyi olursa o kadar çok müşteri pardon hasta gelir. Biraz latife ettiğim söylenebilir; ancak sözlerimde gerçeklik payı da var. Siz kendinizi rektörün yerine koyun. Siz ne yapardınız? Ben kendimi düşündüğümde, 4 yıl boyunca acısını çekmiş olsam da ben de aynısını yapardım. Belki diğer fakültelere ayırdığım miktar biraz daha fazla olur ama yine en büyük payı tıp fakültesine ayırırdım. İşte bu nedenle de tıp fakültesi olmayan bir üniversitede okusaydım dileğimle geçti 4 yıl. İTÜ’de, ODTÜ’de birçok arkadaşım var. Hepsi istedikleri araştırmaları yapabiliyorlar. (Belki tam istedikleri değildir; ancak tıp fakültesi olan bir üniversite ile kıyaslanamaz.) Ben kendi şehrini seven bir insan olarak İzmir’de okumak istemiştim. Biraz uzak diye İzmir Yükse Teknoloji Enstitüsünü hiç düşünmemiştim. Şimdi üzülmüyor değilim. Teknokentleri var. Birçok olanakları var.

Teknokent demişken. Mühendislik tercihi yapacakların teknokente dikkat etmesini öneririm. Teknokent demek çalışma olanağı demek, iş tecrübesi demek. Her şey bir yana pratik bilgi demek. Teorik bilgi ne kadar iyi olursa olsun pratik olmazsa olmaz. Bu nedenle eğer üniversitenin teknokenti varsa oldukça şanslısınız. Stajınızı orada yapabilir, yarı zamanlı çalışma olanağı bulabilir, tezlerinizi firmalar ile yapabilir veya firmalar ile ortak projeler üretebilirsiniz. Hatta ödevlerinizi bile sanayi odaklı yapabilirsiniz. Bu imkanlar teknokenti olmayan üniversitelerde de olabilir; ancak teknokentteki kadar çok olanak ve fırsat olur mu bence tartışılır.

Biraz Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünden bahsedeyim. Ege Bilgisayar’da bölüm bütçesi maalesef yok gibi. Eskiden kurs açılarak bölüme gelir sağlanıyormuş, artık o da yok. O nedenle de açın bakın Ege Bilgisayar’da bir tane patent yok. Diyeceksiniz bilgisayarda zaten patent zor. O zaman bir yenilik, bir araştırma… Ne bileyim bir robot veya kendi kendine giden arama… Hiç biri yok. (Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında dediği gibi “O güzel atlara bindiler çekip gittiler…”) TÜBİTAK, KOSGEB ve benzeri destekler olmasa hiçbir çalışma, araştırma, proje yok! Sadece bazı hocaların bireysel çabaları var. İyi varlar.

Yeri gelmişken. Ege’de tıp fakültesinin bahçesine fıskiyeli havuz yapıldı. Biz bahçemize oturmak için bank istediğimizde bütçe yoktu. Sadece bu değil hastanenin önündeki çiçekler her baharda yenileniyor. Bizim bahçede çiçek var mı? Varsa ben görmedim. Bunlar çok önemsiz konular ama bir cümle ile değinmek istedim.

Mutlaka soruyorsunuz her şey bu kadar kötü mü? Değil tabii ki… Ege Bilgisayar için konuşmam gerekirse piyasada oldukça talep gören bir bölümüz. Mezunlarımızdan işsiz kalan kendi istekleri dışında yok gibi. Belki dünyanın en iyi yerleri değil; ama ekmek var. Şimdilik bölümün adı var. Bu nedenle biz mezunlar oldukça tutuluyor ve kolaylıkla iş bulabiliyoruz. Yani her şeye rağmen “nefes alıyorsak umut var demektir”.

Çok can sıkmadan dilim döndüğünce gördüklerimi anlatmak istedim. Bu nedenlerle lütfen tercih yaparken bir kere daha düşünün. İstediğiniz bölümü arayın, kariyer günlerine gidin, netten okuyun ne yaparsanız yapın ama SORUN. Geçen yıl kaç proje yaptınız? Projeler üniversiteden ne kadar destek aldı? Öğrencileri araştırmaya teşvik etmek için ne yapıyorsunuz? Pişman olmayacağınız tercihler yapmanız dileğiyle başarılar.

Karşıyaka Basket

Ben doğma büyüme Karşıyakalıyım. Hatta öyle ki nüfusta doğum yerim İzmir değil Karşıyaka’dır. Karşıyaka’da kendimi bildim bileli basketbol futboldan daha çok sevilir. Ben de bu geleneğin bir sürdürücüsü olarak elimden geldiğince basketbol maçlarına gitmeye çalışırım.

2013 yılı da Karşıyakam için basketbolda oldukça iyi geçti. Eurochallange Cup’ta ülkemizi temsil eden Karşıyaka büyük bir başarı ile son dörde kaldı ve EXPO 2020 İzmir’in büyük desteği ile 28 Nisan 2013 tarihindeki organizasyona ev sahipliği yaptı. Yarı final maçımızı kazanıp finale çıkmıştık. Eee bu durumda final maçını yerinde izlemesem olmazdı. Maalesef izledim de… Maalesef dediğime bakıp maçın hezimet ile bittiğini düşünmeyin. Karşıyaka maçı 1 sayı ile kaybederek kupayı Krasnye Krylia’ya teslim etti.

Sonuçta bu bir oyun kazanmak da kaybetmek de bu oyunun doğal sonuçları. Maç üzerine teknik olarak söylenecek çok şey olabilir. Ufuk Sarıca rakip 17 sayıdan gelirken daha erken mola alabilirdi, bütün maç 0 sayı ile oynayan Sanders’ı son periyotta oyundan alabilirdi (Sanders 30 dakika sahada kalıp 0 sayı, 1 asist, 2 ribaunt ile oynadı), son top elimizdeyken çok daha etkin bir hücum çizebilirdi veya faul aldırmak için oynayabilirdi… Bunları hepsi üzerine saatlerce tartışılabilir ama şu an bunları konuşmanın bir anlamı yok. Maçı izleyenler veya basından takip edenler ne hakkında konuşacağımı tahmin etmişlerdir. Bilmeyenler için anlatayım maçın 3. periyodunda Karşıyaka 17 sayı öndeyken kendi taraftarımızın sahaya attığı bir su şişesi var. O su şişesi nedeniyle maç durdu. Ardından da fark kapandı. Tüm basında “su” oldukça ön plandaydı. Suyun etkisi vardır yoktur bu ayrı bir konu. Atan neden atmıştır bu da çok farklı psikolojik ve sosyolojik açılardan araştırılabilir. Ben o su atıldıktan sonra tribünde yaşadıklarımı aktarmak istiyorum.

Su atıldı. Oyun durdu. Bu sırada Karşıyaka taraftarı kendi kendini yuhalamaya başladı. Daha maç başlamamıştı ve ben babama maçı kaybettik izlemene gerek yok diye bir mesaj attım. Maç başlayıp üst üste sayılar yediğimizde taraftar daha da sinirlendi ve tribünler ikiye bölünmüştü bile. Suyu atanlar ve karşı taraf. Taraftar artık birbirine hakaret etmeye başlamıştı. Bazı kısımlarda fiziksel bir müdahale de olmadı değil. Benim oturduğum olaylarla hiç alakası olmayan tribün ise küsmüş ve yerine oturmuştu. İşin en kötü yanlarından biri su Karşıyaka’nın en ateşli taraftarları arasından atılmıştı ve o taraftar grubu tezahüratları başlatan gruptu. O andan sonra onlar başlatsa da salon onlara katılmıyordu. Oyuncuların da suratları düşmüştü. Maç başından beri yanlarında olan taraftar yoktu ve tabiri caizse kavga ediyorlardı. Kısa bir süre içerisinde maç bitmişti. Yine de Karşıyaka toparladı ve son top öncesi kupayı alma şansını eline geçirdi. Kupa gelmedi. Kupayı tek bir suya bağlamak bence doğru değil; ancak kendi içinde kavga eden taraftara bağlamak kesinlikle doğru. Bir anlık bir hata olabilir. Olmamalı diyenleri duyuyorum. Haklılar da; ama oldu. Asıl mesele o andan sonra bunu telafi edebilmek. İş seyirciler arası kavgaya dönmeden durabilmek. Yoksa işlerin bir anda kontrolden çıkması oldukça kolay…

Benim kızdığım ve hatta ağzımdan “daha da olsa gelmem” cümlesini çıkartacak kadar beni sinirlendiren tek konu olayların kontrolden çıkması. Bir taraftar takımına bu kadar zarar veremez vermemelidir. Tekrar söylememde yarar var su atılması mesele değil; asıl mesele seyircilerin işi bu kadar uzatıp takıma zarar vermeleri. Maalesef aklıma bir soru da gelmiyor değil. Belki turnuva Türkiye’de, İzmir’de olmasaydı kupa şu an bizimdi!

20. İzmir Caz Festivali

Geçirdiğim sanat dolu bir haftanın üzerine, 20. İzmir Caz Festivali 4 Mart tarihinde başladı. Hollanda Kraliyeti, Avusturya Kültür Ofisi, Amerika Birleşik Devletler Elçiliği, Polonya Cumhuriyeti Konsolosluğu ve Başkonsolosluğu, Goethe Enstitü, Fransız Enstitüsü ve İtalya Konsolosluğu gibi birçok yapancı ortak ile düzenlenen 20. İzmir Caz Festivali 20 Mart tarihindeki kapanış konseri ile sona erdi.

Festival kapsamında oldukça güzel konserler vardı. 8 Şubat tarihinde satışa çıkan kombine biletler ve indirimli biletler kısa sürede tükenmiş. Önümüzdeki yıllar için en büyük temennim kombine bilet sayıları ile indirimli bilet sayılarının arttırılması. Tabii önümüzdeki yıl ben öğrenci olmayabilirim; ama olsun. Öğrenci arkadaşlarımız bu biletlerden yararlansın. Ufak bir eleştiri bölümünün ardından gelelim konserlere.

Açılış konseri için Kerem Görsev olduğundan konser biletleri hemen tükenmişti. Bu 13 Mart tarihindeki Pablo Held Trio ve kapanış konseri olan Mauro Grossi Quintet konserlerine bilet aldık. Pablo Held Trio konseri Goethe Enstitü tarafından düzenlendi. Konser Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin Küçük Salon’unda yapıldı. Konser 243 kişilik küçük salonda olmasına rağmen ilgi çok fazla değildi ve salon dolmadı. Fırsatı olup da gelmeyenlerin çok şey kaçırdığını söylemeliyim. Özellikle trionun davulcusu Jonas Burgwinkel bizi büyüledi. Piyanist ve basçıya da haksızlık etmeyelim; ancak davulcu kesinlikle muazzamdı. Burgwinkel çalarken tamamen parçanın içine girmesinin yanı sıra tüm izleyenleri de havaya sokarak ritmi içimizde hissetmemizi sağladı. Fırsatınız olursa internetten videolarını izlemenizi tavsiye ederim.

Gelelim kapanış konserine. Kapanış konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi Büyük Salon’daydı. Sanırım bu salonunda büyük bir kısmının boş kaldığını söylememe gerek yok. Kapanış konseri olan Mauro Grossi Quintet konseri İtalya Konsolosluğu tarafından düzenlendi. Konser Pablo Held Trio konserindeki hızlı tempoya karşın oldukça sakindi. Burada da vokalist Claudia Tellini’nin hakkını vermek lazım. Müthiş sesi ile bu konserde bizi büyüleyen isim oldu. Eserler tüm gruba eşit olarak dağıtıldığından piyano, kontrbas, perküsyon ve klarnet (bazen basklarnet ve alto saksafon) seslerini eşit olarak alabildik. Küçük-büyük birçok grupta en az alınan ses olan kontrbas sesini bile en az diğer enstrümanlar kadar alabildik. Bu da gruptaki müthiş paylaşımın en büyük göstergelerinden biriydi. Bu noktada gruba ismini veren piyanist Mauro Grossi’nin hakkını vermek lazım. Oldukça başarılı bir ekibi bir araya getirerek müthiş bir uyum yakalamış. Kendisi hakkında biraz araştırma yaptığımda Mauro Grossi İtalya’nın en iyi caz öğretmenleri arasında kendisine yer alıyor. Eee kapanış konserine de bu yakışırdı. Güzel bir kapanış konseri ile 20. İzmir Caz Festivali sona erdi.

Organizatörlere bu kadar iyi grubu bir araya getirdikleri için teşekkür ederken birkaç not da iletmek isterim. Açılış ve kapanış konseri dışındaki konserlerin biletleri 25tl uygun gibi görülse de 243 kişilik salonu bile dolduramadığımızı gördüğümde fiyatların tekrar gözden geçirilmesinde yarar olabilir. Final konseri için de gördüğüm kadarı ile 100 ve 50 tl’lik biletlerin birçoğu boş kaldı (ben boş olan 6-7 sıra sayabildim.). Bu festivalde var mıydı bilemem; ama genel bir sorundan da çok kısa söz edeyim. Özellikle açılış ve kapanış konserlerinde davetiyeli olarak ayrılan yerler olur. Bu biletler de çeşitli kurumlara ve kişilere dağıtılır. Buraya kadar her şey normal; ancak davetiyelerin dağıtıldığı insanlar da düşünülmeli. Örneğin o kişi seyahatte olabilir veya başka bir toplantısı olabilir. Tam da bu nedenle davetiye sayısı son derece iyi ayarlanmalı. Çünkü bir konsere bilet kalmamışken salonda 100 kişiye yakın belki daha fazla boş yer kalması pek de hoş olmuyor.

Her şey bir yana 20. İzmir Caz Festivali oldukça keyifliydi. Kişisel olarak tadı damağımda kaldı. Önümüzdeki yıllarda cazın daha fazla kişiye ulaşabilmesi dileğiyle…

Dali Zodyak Sergisi

Sanat dolu bir haftada gezdiğim Dali Zodyak sergi yazısını sergiden bazı fotoğraflar ile ayrı yazmak istedim. Sanat dolu bir hafta ile ilgili bir operet, bir sahne kantatı ve bir bale gösterisini anlatan önceki yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Salvador Dali İzmir’de… Bu ilanı ilk gördüğümde çok sevinmiştim. New York’ta birkaç tablosunu canlı olarak görme şerefine erişmiş ve çok mutlu olmuştum. İzmir’de de aynı duyguyu yaşayacağımı umuyordum; ama pek olamadım. Tablolarına söyleyecek bir sözüm yok tabii ki; ama sergi fazlası ile özensiz hazırlanmış.

Giriş katında Dali fotoğrafları bölümü var. Fotoğraflar oldukça keyifli; ama fotoğraflar hakkında bir bilgi maalesef yok. Fotoğrafı kim çekmiş, nerde çekilmiş, hangi tarihte çekilmiş… Hiçbir şey yok! Sergi anlayışına ya da benim sergi anlayışıma fazlası ile ters düşüyor. Giriş katındaki diğer bir bölümünde her burç tablosu hakkında açıklamalar var. Peki, bu açıklamaları kim yaptı? Genel bir burç yorumu olsa bile elbet birisi yazmıştır ya da bir kaynaktan alındıysa hangi tarihten nereden alındı? Sorulacak çok soru var ama hiç cevap yok.

Gelelim alt kattaki tablolara. Tablolara söyleyecek söz yok “Ben sürrealizmin ta kendisiyim” diyen Dali, bu sözünün hakkını sonuna kadar veriyor. Maalesef bu güzel tablolar ile ilgili bilgi de mevcut değil! Tabloların tarihleri yok, yapıldığı yer ile ilgili bilgi yok (her müze ve sergide bu bilgi olmayabilir) ve belki de en önemlisi varsa esere yapanın verdiği isim bilgisi yok. Tüm bu yokluklarda sadece tabloları yan yana koymuşlar gibi bir hava oluşuyor maalesef. Keşke biraz daha özenli olunsaydı; böylece biz de eserleri daha iyi yaşayabilirdik.

Sergiyi bitirirken şunu da söylemekte yarar var; Dali’nin en meşhur tablolarını bekleyerek gidiyorsanız hayal kırıklığına uğrayacağınıza şüphe yok. Yine de gidin, görün demeyi çok isterdim; ama maalesef serginin süresi sona erdi. Bir dahakine diyelim.

Son olarak sergiden iki kare:

Sanat Dolu Bir Hafta

Geçtiğimiz bir hafta boyunca sanata doydum. Bir operet, bir sahne kantatı, bir resim sergisi ve bir bale geçen haftanın en kısa özeti. Tabii ki sadece bir cümle ile olmaz gelin bir bakalım.

[Çingene Baron (Operet)]

Hafta Çingene Baron operetinin sezon sonu temsili ile başladı. Eser, Johann Strauss II yani oğul Strauss tarafından bestelenmiştir. Eserin sahnelenmesi hakkındaki düşüncelerimden önce kısaca eseri anlatmamda yarar var. <Eser Özeti Başlangıcı> Eser Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir Macar köyünde geçmektedir. İlk perdede köy topraklarının sahibinin oğlu Barinkay o topraklara geri döner. Burada kendi topraklarını gasp etmiş sucuk üreticisi Zsupan ile tanışır. Zsupan’ın çok güzel bir kızı olduğunu öğrenince kıza talip olur. Zsupan’ın kızı Arsena mürebbiyesinin oğlu Ottokar’ı sevdiği için her talibine bir bahane bulmaktadır. Barinkay için de bir baron olmadan evlenmem diyerek onu baron olmaya yollar. Bu sırada çingeneler Barinkay’ı kendilerine voyvoda yaparlar. Bu sırada da Barinkay bir çingene kızı olan Saffi ile evlenmeye karar verir. İkinci perde de Barinkay babasının ona bıraktığı gizli hazineyi bulur. Bu sırada eyalet valisi Kont Homoney gelir. Getirdiği şaraptan içenler gönüllü olarak askere yazılacaktır. Zsupan ve Ottokar bunu bilmeden şaraptan içerler. Bu sırada Barinkay Saffi’nin bir çingene kızı değil, bir Türk Paşasının kızı olduğunu öğrenir ve o da kendi isteği ile şaraptan içerek askere katılmaya karar verir. Üçüncü ve son perdede askere gidenler döner. Barinkay savaştan son derece başarılı deldiği için baron unvanı ile ödüllendirilir. Zsupan bundan yararlanıp onu kızı ile evlendirmek istese de o Saffi’den vazgeçmez. <Eser Özeti Sonu> Kısaca opereti anlatmaya çalıştım. Eser, İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından da son derece başarılı bir şekilde sahneye kondu. Hatta sezonun son temsili olmasına rağmen performanslar oldukça üst düzeydeydi. Opera kadrosuna danslarda eşlik eden bale kadrosu oldukça başarılıydı.

[Muhteşem Süleyman (Sahne Kantatı)]

Haftanın ikinci etkinliği Muhteşem Süleyman sahne kantatıydı. Sahne kantatı, kahramanlık ve din konularında yazılıp bestelenen orkestra ile çalınan şiir anlamına gelmektedir. Bir çok yerde opera ile eş anlamlı olarak da kullanılır. Etimolojiyi bir kenara bırakmak gerekirse Muhteşem Süleyman 15 Ocak 2013’te Dünya Prömiyeri İzmir Devlet Opera ve Balesi’nde yapılarak seyirciyle buluşmuştur. Konusu hakkında pek bir şey söylememe gerek olmasa da eser; I. Selim’in küçük yaşta ölmeyen tek erkek çocuğunun (I. Süleyman) doğması ile başlayıp I. Süleyman’ın ölümüne kadar olan dönemi konu almaktadır. Eserin sahneye konması ile ilgili naçizane düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım. Eserin müziklerini çok beğendim. Birçok yabancı opera ve müzikalden çok daha başarılı. Ney, kanun gibi dünya orkestralarında yeri olmayan enstrümanları bir kenara koyuyorum. Onları bu kıyaslamaya katmak adil bir değerlendirme olmaz. Yerli eserlerde benim en sevdiğim yan vurmalı çalgılara fazlası ile önem verilmesi. Dünyadaki diğer eserlere bakıldığında mutlaka istisnaları vardır ancak vurmalı çalgılar eserde birinci planda olmaz; Muhteşem Süleyman’da ise bunun tam tersi bir durum söz konusu. Tabii ki orkestra bir bütünlük içinde olmalıdır, buna benim de bir itirazım yok; ancak baskın ses olarak vurmalılar kesinlikle muhteşem oluyor. Timpani, davul ve marimba benim en sevdiklerim olduğundan onlar olunca ayrı bir keyiflenmiyor değilim. Yerli eserlerde sadece Muhteşem Süleyman’da değil Ulvi Cemal Erkin eserlerinde de bunu görmek mümkündür. Eğer dinlemediyseniz Ulvi Cemal Erkin’in köçekçe eserini mutlaka dinlemenizi öneririm. Bu ufak nottan sonra Muhteşem Süleyman’a geri dönmek gerekirse eserin sözlü kısımları beni pek mutlu etmedi; hatta acaba sadece müzik olsa daha güzel olmaz mı diye düşünmedim değil. Özellikle bayan opera sanatçılarının bölümleri beni fazlası ile rahatsız etti demek zorundayım. Bunda tekrar edilmiş sözlerin çok fazla olmasının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Başta da söylediğim gibi bu eser bir sahne kantatı olduğundan ve çıkış noktası şiir olduğundan tekrarların olmasına normal diyerek eleştirimi burada sonlandırayım. Her şeye rağmen sadece müzikleri için bile görülmesi gereken bir eser. Olur da o müziklerin cdsi çıkarsa sakın ola ki kaçırmayın.

[Giselle (Bale)]

Sanat haftasının finali Giselle balesi ile muhteşemdi. Bu sanat haftası bu kadar muhteşem tamamlanmasaydı belki bu yazıları yazmazdım; ama Giselle’i izledikten sonra mutlaka yazmalıyım dedim. İzlenimlerimi anlatmadan önce bir üzüntüyü paylaşmalıyım. Eser başlamadan önce İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin başkoreografı Serhat Nüfusçu perdenin arasına sahneye çıktı. Bugüne kadar hiç görmediğim bir sahneydi. Şaşkınlık Serhat Nüfusçu’nun duyurusunun ardından yerini hüzne bıraktı. İzmir Devlet Opera ve Balesi Kurucu Müdürü rejisör Necdet Aydın vefat etmişti. Eser öncesi kendisi için bir dakikalık saygı duruşunun ardından eser başladı. Ben de buradan Necdet Aydın’a Allah’tan rahmet diliyorum. Tüm sanat camiasının başı sağ olsun. Bu ufak üzüntüden sonra eserin muhteşemliğine geri dönelim. İki perde olan bu eserde ilk perdede Giselle ile Albrecht’in aşkını anlatırken perde sonuna doğru Giselle, Albrecht’in ikiyüzlü olduğunu öğrenerek aklını kaçırır ve ölür. İkinci perdede ise Albrecht, Giselle’in mezarına çiçekler getirir ve bu sırada Wili adı verilen gelin olmadan ölen nişanlı kız ruhları onu ölünceye kadar dans etmeye mahkum ederler. Giselle ile sabaha kadar dans eden Albrecht sabaha kadar dayanmayı başarır. Güneşin doğması ile Wililer ortadan kaybolur ve Albrecht ölmeden kurtulur. İlk perdedeki renklilik ile ikinci perdede ki siyah-beyaz muhteşem iki farklı eseri bir arada izleme imkanı sağlıyor. Danslar muazzam. Eser ise o kadar başarılı yazılmış ki bir balerinden edindiğim bilgileri size de aktarmak isterim. Her karakterin ayrı bir melodisi varmış. Gerçekten de öyle. Seyirci sahneyi görmeden bile o an kimin sahnede olduğunu anlayabiliyor. Ne kadar zekice düşünülmüş bir detay. Bunu söylemek tabii ki bana düşmez ama Adolphe Adam son derece başarılı bir esere imza atmış. Eserin güzelliğinin yanında İzmir Devlet Opera ve Balesi de son derece güzel hazırlanmış bu eser için. Kıyafetler tam bir görsel şölendi. İlk yarıdaki renk cümbüşü ve uyum son derece başarılıydı. Özellikle Köy Pas De Deux’sündeki (pa de dü) kıyafetler hayranlık uyandırıcıydı. İkinci yarı tütüler sadece beyaz olsa da zarif detaylar ile süslenmişti. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin balerin ve baletlerine söylenecek hiçbir söz yok, orkestranın başarısı ve orkestra-dansçı uyumu da kusursuz olduğuna göre geriye bir şey kalmıyor. Şüphesiz bu haftanın en güzeli ve en mükemmeliydi. Bu sezon başka bir gösterimi daha yok; ama önümüzdeki temsil sezonunda izlemeyen çok şey kaçırır. Benden söylemesi.

Not: Bu haftanın bir parçası olan Salvador Dali sergisi ile ilgili yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Malatya Seyahati

Şubat ortasında Malatya’ya gidiyor olduğum için herkesten duyduğum cümle “aman sıkı giyin” idi. Bu nedenle de valizimi fazlasıyla kazakla doldurdum. Hamallık etmişim. Malatya’da geçirdiğim dört gün boyunca hava, Malatya’ya gelmeden önce İzmir’de olandan daha güzeldi. Dönmeme yakın biraz yağmur yağsa da güzel bir bahar yağmurundan öteye geçmedi. Kabul etmeliyim ki gecenin ilerleyen saatlerinde hava biraz soğuk oluyor; bu durumda da bir battaniye çektiniz mi üstünüze tamamdır.

Mevsim kış olduğundan çevre yerlere gitme şansım pek olmadı. Bu nedenle gezip gördüklerim merkezden. Malatya’ya gelmeden önce Vedat Milor’un NTV’de yayınlanan programını izleyip nerede ne yeneceğini öğrenmekte yarar var. Ben gelmeden listemi çıkartıp yanıma almıştım. Şüphesiz hepsine gitme şansım olmadı ama naçizane gittiklerim hakkında yorum yapmaya çalışacağım. Sadece yemek değil tabii ki gezdiğim gördüğüm yerleri de anlatmaya çalışacağım.

Güzel bir kahvaltı için maalesef Keban Barajı tarafına gidemedim; ama merkezde de güzel yerler yok değil. Güzel yerden beklentiniz öyle yöresel bir kahvaltı değilse kanal boyunda birçok kafe var. Zevkinize göre bir tanesine oturup güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Kanal boyunun devamında bir şelale varmış; ancak yenileme çalışmaları nedeniyle kapalıydı. Açıldığında görmek isterim. Kanal boyundan yürüyerek çarşıya inmeden önce kanal boyundaki kafeleri sadece kahvaltı için değil güzel bir akşamüstü oturması için de tercih edebileceğinizi hatırlatmak isterim. Kanal boyu ile çarşı arasında Beş Konaklar var. Bendeki şans nedeniyle orada da yenileme çalışmaları vardı. Yine de yenileme çalışması tamamlanmış olan konakların birindeki restoranda yöresel yemekleri tadabilirsiniz. Benim deneme şansım olmadığı için maalesef yemekler hakkında bir yorum yapamayacağım. Restoranın yanında turist bilgi merkezi olarak da çalışan bir müze var. Ücretsiz gezebileceğiniz bu müzede Beş Konaklarda kullanılmış eski araçları, dönemin kıyafetlerini ve aksesuarlarını görebilirsiniz.

Çarşıya geldiğinizde İnönü Meydanı’nın altındaki kapalı çarşıyı gezmenizi öneririm. Normal bir çarşıdan pek bir farkı olmasa da İstanbul’daki Kapalıçarşı’yı bile gezmemiş birisi olarak benim için oldukça keyifliydi. Çarşıdan aşağıya doğru (orası aşağı olmayabilir ama olsun) indiğinizde Bakırcılar Çarşı’sı sizi karşılıyor. Bence o çarşıyı mutlaka gezmelisiniz. Gezmek derken öyle biblo veya aksesuar göreceğinizi umuyorsanız yanılıyorsunuz. Orada verilen emeği, yaptıkları işi izlemenizi öneririm. Benim önerim 15-20 dakikanızı ayırıp bir dükkanın karşısına geçmeniz ve oradaki ustanın emeğini seyretmeniz. Gerçek bir sabır ve emek işi. Bakırcılar çarşısı denilince Öz Güngör Kebap Salonu’na uğramazsanız çok şey kaybedersiniz. Vedat Milor’un programında görmesem belki Bakırcılar Çarşısı’nın ortasındaki o kebapçıya asla girmezdim; ama iyi ki Vedat Milor’u izlemişim. Fiyatlarının son derece uygun olması bir kenara hayatımda yediğim en güzel kebaptı. Kebabı 1.5 söylemeyi ve yanında da ayran istemeyi sakın unutmayın. Bakırcılar Çarşısı’ndan çıktığınızda karşınıza bir çok kayısı dükkanı gelecek. Döneceğinizi yere buradan kayısı almayı sakın unutmayın. Aman dikkat! Bir esnafa kayısı dükkanlarını sorarken verdiği nasihati aynen ileteyim. “Buradan olmadığını anlayınca fiyatı biraz fazla söylerler. Sakın ilk söyledikleri fiyata alma. Mutlaka pazarlık yap.” Bakırcıları gördük, yemeğimizi yedik, kayısılarımızı da aldığımıza göre geriye son bir şey kaldı: Tatlı. Kayısı dükkanlarının devamında bir çok tatlı dükkanı göreceksiniz. O tatlı dükkanlarının bir tanesine girip yassı kadayıf denemenizi öneririm. Yine de siz sadece yassı kadayıf ile yetinmeyin, gözününüz beğendiğini deneyin. Benden söylemesi!

Malatya’ya geldiyseniz dolma yemeden olmaz. Öyle zeytinyağlı biber dolması değil; Bumbar Dolması (bazı kaynaklara göre Mumbar dolması). Bağırsak olduğu için doldurması oldukça zor ve işte tam da bu nedenle çok değerli bir yemek. Bumbar’ın yanında Şırdan Dolmasını (bazı kaynaklara göre Şirdan veya Şirden) da denemenizi öneririm. Benim için biraz karabiberi fazla olsa da Bumbar ve Şırdan’ın bulgur ile birlikteliği tadılmaya değer.

Yedim, içtim az da olsa gezdim. Daha güzel havalarda tekrar görüşmek üzere Malatya… Umarım biraz olsun sizin de yiyeceklerinize ve gezmenize katkım olabilmiştir.

MSP Lead

2012’nin Şubat ayında buradaki yazımda MSP seçildiğimi söylemiş ve MSP programından bahsetmiştim. Bu yıl MSP programı biraz değişti. Microsoft tarafından seçilen öğrencilere verilen MSP unvanı bu yıl itibariyle üçe ayrıldı. Programda MSP Lead, MSP ve MSP Candidate olmak üzere üç farklı unvan geldi. Bu değişiklik ile MSP programındaki toplam öğrenci sayısı da 100’ün üstüne çıktı. Programı biraz daha detaylı anlatmak gerekirse MSP Candidate’ler üç aylık bir süreç için seçiliyorlar. Bu üç aylık süreç sonunda çeşitli açılardan değerlendirilerek MSP’liğe geçme şansını yakalıyorlar. MSP’ler ise tek MSP unvanı olan zamanla aynı statüye sahipler. Bir diğer yenilik MSP Lead’ler. MSP Lead’ler 2012-2013’ün ilk dönemi için Türkiye’de 11 kişi olup MSP ve Candidate’lere liderlik etme görevindeler. MSP programı ile ilgili detaylı bilgi için https://www.facebook.com/mskampus/app_375405175877570 adresinden yararlanabilirsiz.

İşte bu yeni yapılanma da ben de Türkiye’deki 11 MSP Lead’den birisi oldum. 2012’nin Ekim ayından beri bu unvana sahip oldum. Bu süreç içerisinde Windows Phone markette yer alan uygulamalarımın sayısı 10’u buldu. Bu uygulamalarımdan bir tanesi de 10000 indirme sayısını aştı (CapitalQuiz uygulamam). Malum son senenin ve tezin ağırlığından çok uygulama yazamasam da yaptığım etkinlikler ile Microsoft teknolojilerini elimden geldiği kadar anlatmaya çalışıyorum. Bunun yanında üç tane MSP Lead arkadaşım ile Windows Phone konusunda Imagine Cup’a katılıyoruz. Ayrıca ben de bireysel olarak Imagine Cup’ta ilk kez yer alan Akıl Oyunları (Brain Games) alanında elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Imagine cup hakkında daha detaylı bilgiyi ve yeni alanları görmek için resmi siteye buradan ulaşabilirsiniz.

Çok fazla uygulama yazamadığımı söyledim; ancak uygulama yazamasam da uygulama yazdırmak için elimden geleni yapıyorum. MSP Lead Tahsin Kasap arkadaşım ile birlikte Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde 22 Aralık 2012 tarihinde Windows Phone Night düzenledik. Bu etkinlikte katılımcı arkadaşların yazdığı tam 42 tane Windows Phone uygulamasını markete gönderdik. Şu anda yayınlanıp 2000 indirme sayısını aşanlar var. Bireysel olarak uygulama yazamasam da yaptığımız etkinliklerde birçok güzel uygulamanın yazılmış olması beni çok mutlu ediyor.

Etkinliklerim elimden geldiği kadar devam edecek ve elimden geldiği kadar bu unvana layık olmaya çalışacağım. Bu süreçte her zaman yanımda olan ve bana bu unvanı layık gören Microsoft Akademik Programlar Yöneticisi Dr. Mustafa Kasap’a teşekkür ederim.

Bye Bye Lance

Benim yol bisikletini sevmemde teyzemden sonra en önemli isim şüphesiz Lance Armstrong’tur. Lance Armstrong’un 7 şampiyonluğunu çok az etap kaçırarak, otlara daldığında nefesimi tutarak ve her tırmanışta sanki at yarışı izler gibi “hadi be oğlum” diyerek izledim. 2009 yılında yani o müthiş geri dönüşünde ise yurt dışında gezentilerde olduğumdan saat farkından etapları canlı izleyemedi; ancak her gün sonuçları internetten heyecanla kontrol ettim. Geri dönüş yılında 8. kez kazanma şansı varken takım arkadaşı Alberto Contador’un onun kazanmasına izin vermeyip (tabii ki bu bana göre bir düşünce, Contador’un sonuna kadar hakkı olabilir ve hatta Lance ona haksızlık etmiş bile olabilir; ama gönül bu işte) 3. bitirmesine neden olmasına o kadar üzüldüm ki Contador’u bu nedenle oldum olası sevemedim. O sadece benim için değil bir çok kişi için bir efsaneydi. Dile kolay doktorların bir daha bisiklete binemeyeceksin dediği durumdan kanseri yenip 7 kez dünyanın en zor bisiklet turu olarak görülen Fransa Bisiklet Turu’nda üst üste 7 kez zafere ulaşmıştı.

Her başarıyı gölgelemeye çalışanlar olur. Lance hakkında da doping dedikodular her zaman vardı ve o bunları kesin bir dille reddediyordu. Ben belki de o çok kişinin söylediği cümleyi söylüyorum: Bu kadar doping testine giren birisi nasıl olur da hiç birinde yakalanmazdı. İşte tam da bu nedenle bir an bile inanmadım Lance’in doping yaptığına. Belki de tarihin en çok doping kontrolüne giren isimlerinden bir tanesi… Yok yok bu imkansız, olamaz!

Yıl gelip 2012 olduğunda her şey bir anda yıkılmıştı. Lance Armstrong artık savunma yapmaktan yorulduğunu ve mahkemede kendini savunmayacağını söylemişti. Bu durumda Lance suçlu bulunmuş ve USADA (Amerikan Anti Doping Ajansı) tarafından 7 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğu, kazandığı sayısız etap ve her şey elinden alınmıştı. Daha sonra UCI tarafından da bu karar onanmış ve resmilik kazanmıştı. Yazılan, çizilen bir çok şey vardı, bir çok kanıt olduğu… Ne yalan söyleyeyim hiç birini açıp okumadım. Öyle fanatiklik falan değil; ama tarihe ismi yazılmış bir efsanenin doping yaptığına inanmak istemiyordum. Çok sevdiğim bisiklet sporuna olan güvenimi kaybetmek istemiyordum. Vee işte son nokta Lance Armstrong ekranlar karşısında açıklamasını yaptı. Kazandığı tüm şampiyonluklarında doping yaptığını itiraf etti. Üstüne konuşmaya gerek yok.

Lance sonrası yol bisikletinde kendimi kimseye yakın göremedim. Man Adalı sprinter Cavendish beni sprint etaplarında heyecanlandırsa da dağlar benim için uzun yokuşlardı sadece. Belki 2012 Fransa Bisiklet Turu performansı nedeniyle Chris Froome’a ısınmaya başlasam da; ataklarda o Lance’in (dopingli!) performansını göremiyor ya da görmek istemiyordum. Lance’in yaptığı bu açıklamalar gerçekten bir dönüm noktası. Zaman Lance’i geride bırakma zamanı ve zaman yeni şampiyonlar görme zamanı =) Benim için Fransa Bisiklet Turu 2013, 100. kez başlayacak o tur, yol bisikletine verdiğim yeni bir şans olacak.

Önemli Not: Doping’e Hayır! Say No to Doping!