Spor – Batu Incecay
Batu Incecay Rotating Header Image

Spor

Ve Şampiyon Kaf Sin Kaf!

İşten ayrılma, askerlik, asker dönüşü, işe başlama derken neredeyse 1 sene geçmiş olacak şampiyonluğun üstünden. Hiç biri bahane olamaz tabii ama sonuçta uzunca bir süre yazamadım. Hatta yazmayı isteyip bekleyen o kadar da çok şey var ki. Her şey bir yana bu şampiyonluğu yazmasam olmaz.

Şampiyonluk Ciddi Bir İştir

Şampiyonluk Ciddi Bir İştir

Üstünden 1 yıl geçse de hatta 10 yıl geçse de mutlaka yazmalıyım.

 

Bir Karşıyakalı olarak basketbolun benim için ne kadar önemli olduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim; hatta o maçta o kadar kızmıştım ki ağzımdan “daha da olsa gelmem” cümlesi de çıkmıştı. Öyle de oldu. İki yılı biraz aşkın bir süredir maça gitmedim. İstanbul’a taşınmamın etkisi ile de maçları sadece televizyondan izler oldum. Hatta Karşıyakam İstanbul’a geldiğinde bile oralı olmadım. Ta ki 2014-2015 sezonu şampiyonluk maçına kadar.

Babam ve Karşıyakalı büyüklerimiz hep anlatır 1987 şampiyonluğunu. Malum ben doğmamış olduğumdan göremedim; ama o gün bu gündür hep şampiyondur Karşıyaka bizim için. Ayrıca biz şampiyon olmasa da kupalar almasa da yürekten severiz Karşıyaka’yı!

Burası Karşıyaka Ooooley

Burası Karşıyaka Ooooley

Pınar Karşıyaka geçirdiği müthiş bir sezondan sonra play-off serisinde Fenerbahçe Ülker’i eleyip finalde Anadolu Efes ile eşleşmişti. Kesinlikle kolay olmayacaktı, hatta sezon başında Kaf Kaf şampiyon olacak deseler inanmazdım bile; ama Fenerbahçe Ülker maçından sonra inanmıştım. Anadolu Efes ile olan final serisi 3-1’e geldiğinde artık maça gitmemek olmazdı. Şampiyon takımı tribünden izlememek olmazdı. Çekincelerim yok değildi; acaba kupayı İstanbul’da kazanmak yerine 6.maça yani İzmir’e bırakırlar mı diye endişeliydim. Yine de orada olmalıydım. Biletler satışa çıktığı anda biletimi aldım. Her şey hazırdı. 19 Haziran 2015 akşamı iş çıkışı Abdi İpekçi Arena’nın yolunu tuttum. Altımda iş pantolonu üstümde Karşıyaka forması. Abdi İpekçi’ye geldiğimde şampiyon olacağımıza kesinlikle inanmıştım. Salona girmek zordu. İzmir’den 22 otobüslerle gelen taraftarın bir çoğunda bilet yoktu; ama önemli değildi. Anadolu Efes bu maç için üyelik kartı zorunluluğu getirmemiş olsa salonda 4bin kişi değil 10bin kişi olurduk kesin.

Kupa Karşıyakamın

 Kupa Karşıyakamın

Ve maç… Basketbol karşılaşmaları öncesi futbol karşılaşmalarında olduğu gibi milli marş okunmaz;

Kupa Taraftarla Buluşuyor

     Kupa Taraftarla Buluşuyor

Pınar Karşıya maçları hariç! Karşıya maçlarında bir klasiktir: Hava atışı yapılmadan hemen önce Karşıyaka taraftarı hep bir ağızdan milli marşımızı söyler. Bu maçta da gelenek değişmedi; marş ardından atılan sloganlara Anadolu Efes taraftarı alkışlarla karşılık verdi. Maç boyu

Gözükmesem de Kupa Selfiesi

   Gözükmesem de Kupa Selfiesi

bizim tezahüratlarımız duyuldu. Zaten Anadolu Efes seyircisi bizden sayıca çok azdı. Zaman zaman salonda yapılan yayınlar ile bizi bastırmaya çalıştırsalar da başarılı olamadılar. Başları çekişmeli geçse de son çeyrek şampiyon takımı seyrediyorduk. Karşıyakalı olmak başka bir şey, taraftar olmak başka bir şey. O an yaşadığım mutluluk bir taraftarın şampiyon olan takımı için duyduğu mutluluk değildi; kanım, içim mutluydu doğduğum yer memleketim, kalemiz, kutsal topraklarımız şampiyondu. Karşıyaka şampiyondu. Hem de öyle şansla mansla şampiyon değildi. Play-off’un en güçlü tarafından gelip tüm rakiplerini yenerek şampiyondu.

Kaf Kaf Kaf Sin Sin Sin Kaf Sin Kaf Sin Kaf.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Karşıyaka Basket

Ben doğma büyüme Karşıyakalıyım. Hatta öyle ki nüfusta doğum yerim İzmir değil Karşıyaka’dır. Karşıyaka’da kendimi bildim bileli basketbol futboldan daha çok sevilir. Ben de bu geleneğin bir sürdürücüsü olarak elimden geldiğince basketbol maçlarına gitmeye çalışırım.

2013 yılı da Karşıyakam için basketbolda oldukça iyi geçti. Eurochallange Cup’ta ülkemizi temsil eden Karşıyaka büyük bir başarı ile son dörde kaldı ve EXPO 2020 İzmir’in büyük desteği ile 28 Nisan 2013 tarihindeki organizasyona ev sahipliği yaptı. Yarı final maçımızı kazanıp finale çıkmıştık. Eee bu durumda final maçını yerinde izlemesem olmazdı. Maalesef izledim de… Maalesef dediğime bakıp maçın hezimet ile bittiğini düşünmeyin. Karşıyaka maçı 1 sayı ile kaybederek kupayı Krasnye Krylia’ya teslim etti.

Sonuçta bu bir oyun kazanmak da kaybetmek de bu oyunun doğal sonuçları. Maç üzerine teknik olarak söylenecek çok şey olabilir. Ufuk Sarıca rakip 17 sayıdan gelirken daha erken mola alabilirdi, bütün maç 0 sayı ile oynayan Sanders’ı son periyotta oyundan alabilirdi (Sanders 30 dakika sahada kalıp 0 sayı, 1 asist, 2 ribaunt ile oynadı), son top elimizdeyken çok daha etkin bir hücum çizebilirdi veya faul aldırmak için oynayabilirdi… Bunları hepsi üzerine saatlerce tartışılabilir ama şu an bunları konuşmanın bir anlamı yok. Maçı izleyenler veya basından takip edenler ne hakkında konuşacağımı tahmin etmişlerdir. Bilmeyenler için anlatayım maçın 3. periyodunda Karşıyaka 17 sayı öndeyken kendi taraftarımızın sahaya attığı bir su şişesi var. O su şişesi nedeniyle maç durdu. Ardından da fark kapandı. Tüm basında “su” oldukça ön plandaydı. Suyun etkisi vardır yoktur bu ayrı bir konu. Atan neden atmıştır bu da çok farklı psikolojik ve sosyolojik açılardan araştırılabilir. Ben o su atıldıktan sonra tribünde yaşadıklarımı aktarmak istiyorum.

Su atıldı. Oyun durdu. Bu sırada Karşıyaka taraftarı kendi kendini yuhalamaya başladı. Daha maç başlamamıştı ve ben babama maçı kaybettik izlemene gerek yok diye bir mesaj attım. Maç başlayıp üst üste sayılar yediğimizde taraftar daha da sinirlendi ve tribünler ikiye bölünmüştü bile. Suyu atanlar ve karşı taraf. Taraftar artık birbirine hakaret etmeye başlamıştı. Bazı kısımlarda fiziksel bir müdahale de olmadı değil. Benim oturduğum olaylarla hiç alakası olmayan tribün ise küsmüş ve yerine oturmuştu. İşin en kötü yanlarından biri su Karşıyaka’nın en ateşli taraftarları arasından atılmıştı ve o taraftar grubu tezahüratları başlatan gruptu. O andan sonra onlar başlatsa da salon onlara katılmıyordu. Oyuncuların da suratları düşmüştü. Maç başından beri yanlarında olan taraftar yoktu ve tabiri caizse kavga ediyorlardı. Kısa bir süre içerisinde maç bitmişti. Yine de Karşıyaka toparladı ve son top öncesi kupayı alma şansını eline geçirdi. Kupa gelmedi. Kupayı tek bir suya bağlamak bence doğru değil; ancak kendi içinde kavga eden taraftara bağlamak kesinlikle doğru. Bir anlık bir hata olabilir. Olmamalı diyenleri duyuyorum. Haklılar da; ama oldu. Asıl mesele o andan sonra bunu telafi edebilmek. İş seyirciler arası kavgaya dönmeden durabilmek. Yoksa işlerin bir anda kontrolden çıkması oldukça kolay…

Benim kızdığım ve hatta ağzımdan “daha da olsa gelmem” cümlesini çıkartacak kadar beni sinirlendiren tek konu olayların kontrolden çıkması. Bir taraftar takımına bu kadar zarar veremez vermemelidir. Tekrar söylememde yarar var su atılması mesele değil; asıl mesele seyircilerin işi bu kadar uzatıp takıma zarar vermeleri. Maalesef aklıma bir soru da gelmiyor değil. Belki turnuva Türkiye’de, İzmir’de olmasaydı kupa şu an bizimdi!


1 Yorum

Bye Bye Lance

Benim yol bisikletini sevmemde teyzemden sonra en önemli isim şüphesiz Lance Armstrong’tur. Lance Armstrong’un 7 şampiyonluğunu çok az etap kaçırarak, otlara daldığında nefesimi tutarak ve her tırmanışta sanki at yarışı izler gibi “hadi be oğlum” diyerek izledim. 2009 yılında yani o müthiş geri dönüşünde ise yurt dışında gezentilerde olduğumdan saat farkından etapları canlı izleyemedi; ancak her gün sonuçları internetten heyecanla kontrol ettim. Geri dönüş yılında 8. kez kazanma şansı varken takım arkadaşı Alberto Contador’un onun kazanmasına izin vermeyip (tabii ki bu bana göre bir düşünce, Contador’un sonuna kadar hakkı olabilir ve hatta Lance ona haksızlık etmiş bile olabilir; ama gönül bu işte) 3. bitirmesine neden olmasına o kadar üzüldüm ki Contador’u bu nedenle oldum olası sevemedim. O sadece benim için değil bir çok kişi için bir efsaneydi. Dile kolay doktorların bir daha bisiklete binemeyeceksin dediği durumdan kanseri yenip 7 kez dünyanın en zor bisiklet turu olarak görülen Fransa Bisiklet Turu’nda üst üste 7 kez zafere ulaşmıştı.

Her başarıyı gölgelemeye çalışanlar olur. Lance hakkında da doping dedikodular her zaman vardı ve o bunları kesin bir dille reddediyordu. Ben belki de o çok kişinin söylediği cümleyi söylüyorum: Bu kadar doping testine giren birisi nasıl olur da hiç birinde yakalanmazdı. İşte tam da bu nedenle bir an bile inanmadım Lance’in doping yaptığına. Belki de tarihin en çok doping kontrolüne giren isimlerinden bir tanesi… Yok yok bu imkansız, olamaz!

Yıl gelip 2012 olduğunda her şey bir anda yıkılmıştı. Lance Armstrong artık savunma yapmaktan yorulduğunu ve mahkemede kendini savunmayacağını söylemişti. Bu durumda Lance suçlu bulunmuş ve USADA (Amerikan Anti Doping Ajansı) tarafından 7 Fransa Bisiklet Turu şampiyonluğu, kazandığı sayısız etap ve her şey elinden alınmıştı. Daha sonra UCI tarafından da bu karar onanmış ve resmilik kazanmıştı. Yazılan, çizilen bir çok şey vardı, bir çok kanıt olduğu… Ne yalan söyleyeyim hiç birini açıp okumadım. Öyle fanatiklik falan değil; ama tarihe ismi yazılmış bir efsanenin doping yaptığına inanmak istemiyordum. Çok sevdiğim bisiklet sporuna olan güvenimi kaybetmek istemiyordum. Vee işte son nokta Lance Armstrong ekranlar karşısında açıklamasını yaptı. Kazandığı tüm şampiyonluklarında doping yaptığını itiraf etti. Üstüne konuşmaya gerek yok.

Lance sonrası yol bisikletinde kendimi kimseye yakın göremedim. Man Adalı sprinter Cavendish beni sprint etaplarında heyecanlandırsa da dağlar benim için uzun yokuşlardı sadece. Belki 2012 Fransa Bisiklet Turu performansı nedeniyle Chris Froome’a ısınmaya başlasam da; ataklarda o Lance’in (dopingli!) performansını göremiyor ya da görmek istemiyordum. Lance’in yaptığı bu açıklamalar gerçekten bir dönüm noktası. Zaman Lance’i geride bırakma zamanı ve zaman yeni şampiyonlar görme zamanı =) Benim için Fransa Bisiklet Turu 2013, 100. kez başlayacak o tur, yol bisikletine verdiğim yeni bir şans olacak.

Önemli Not: Doping’e Hayır! Say No to Doping!


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Avustralya Açık 2012

Bu yıl bayanlarda turnuva erkeklere göre daha çekişmeli ve daha sürprizliydi. 7 numara Zvonareva ve 9 numara Bartoli 3. turda turnuvaya veda ettiler. Yaprak dökümüne 4. turda Serena Williams da eklendi. Bu turda dünya 1 numarası Wozniacki Sırp Jankovic ile karşı karşıya geldi. Jankovic karşısında özellikle ilk sette kendi hakkında bugüne kadar söylenen tüm yorumları yalancı çıkaran bir oyun ile rakibini rahat geçti. Her şey bir yana 4. turun en önemli maçı geçen yılın finalinde karşı karşıya gelen Kim Clijsters-Li Na maçıydı. Gerçekten de beklendiği kadar çekişmeli bir maç oldu. Setlerde 1-0 önde olan Li Na 2. setin tie-break’inde de 6-1 öndeydi ve 5 kez maç sayısı şansı yakalamıştı. Bu anda bir üst tura çıkmasına kesin gözüyle bakılan Li Na, bu beklentileri suya düşürdü. Üst üste 7 sayı alan Clijsters, bir sonraki seti de oyundan düşen Li Na karşısında zorlanmadan geçerek adını çeyrek finale yazdıran taraf oldu. Eğer maçı izlemediyseniz en azından 2. setin tie-break’ini video paylaşım sitelerinde bulup izlemenizi tavsiye ederim. Bayanlarda kuranın üst tarafı alt tarafa göre oldukça zorluydu. 4. turdaki performansı ile finalin favorisi olduğunu gösteren Wozniacki Clijsters karşısında bu oyunundan en ufak bir eser bile gösteremedi. Wozniacki ikinci setin sonuna doğru bir sıçrama yapsa da biraz geç kalmıştıve Clijsters tie-break’i alarak adını yarı finale yazdırdı. Azarenka-Radwanska maçının ilk setinde özellikle de tie-break’de Radwanska üstün bir oyun sergileyerek durumu 0-1’e getirdi; ancak ikinci sete fırtına gibi başlayan Azarenka 6-0 ve 6-2’lik iki set ile maçı kazanıp Clijsters’ın yarı finaldeki rakibi oldu. Kuranın diğer tarafından da rahat maçlar çıkartan Sharapova ve Kvitova adlarını yarı finale yazdırdılar. Yarı finalde oldukça zevkli 3 setlik maçlar izledik. Turnuvanın favorisi Kvitova, Sharapova’ya yenilerek dünya 1 numarası olma şansını elinden kaçırdı. Üst taraftan da Azarenka, Clijsters’ı geçerek adını finale yazdırdı. Kazananın dünya 1 numarası olacağı maçta Azarenka bir final için fazla rahat bir maç ile 6-3 ve 6-0’lık setlerle Sharapova’yı yenip yeni dünya 1 numarası oldu. Yarı finalde yenilen Kvitova dünya 2 numarası ve diğer finalist Sharapova dünya 3 numarası oldu. Eski dünya 1 numarası Wozniacki ise 4. sıraya geriledi.

Erkeklerde çeyrek finale kadar pek bir sürpriz olmadı dersem pek yanılmış olmam. Zaten yarı finale dünya sıralamasının ilk 4 sırasındaki isimlerin kaldığını söylersem bir sürpriz olmadığını anlayabilirsiniz. Ama çeyrek final maçında Nadal Berdych maçına şöyle bir değinmekte yarar var. İlk seti tie-break ile alan Berdych ikinci sette set sayısı attığı seti Nadal’a kaptırmasa her şey farklı olabilirdi; ancak Nadal geri dönüşünü yaptı ve maçı 3-1 ile alarak adını yarı finale yazdırdı. Yarı finalin ilk maçında Federer-Nadal derbisi vardı. Sonuç beklenenden şaşmadı Federer ilk sette rakibini zorlasa da Nadal maçı çeyrek finalde olduğu gibi 3-1 geçerek adını finale yazdırdı. Maç sonunda kendisiyle röportaj yapan muhabirin kimi istiyorsun sorusuna: Beni 6 defa üst üste yenen Djokovic yerine Murray’i istiyorum tabii ki cevabı ile izleyenlerin düşüncelerini yanıltmadı. Yarı finalin ikinci maçında Djokovic, Murray ile karlı karşıyaydı. Murray setlerde 2-1 öne geçtiğinde; Djokovic’in üst üste 2 set alması pek de kolay gözükmüyordu. Djokovic neden 1 numara olduğunu ispatlar nitelikte 2 set ile maçı 3-2 kazanarak finalde Nadal’ın rakibi oldu. Final son yılın en alışılmış finaliydi. Üst üste Nadal’ı 6 kez yenen bir Djokovic bakalım bu maçta neler yapacaktı. Maç seyirciler oldukça keyifliydi. Dünyadaki en uzun Grad Slam finaline sahip olan maç 5 saat 33 dakika sürdü. Maç sonuna geçmeden önce; maç sırasında Djokovic gidiyor mu dediğim o anı anlatmakta yarar var. Maçın son setinde ve en uzun rallinin sonunda Djokovic topu dışarıya attığında kendini yere bıraktı. İşte o anda Djokovic maçı orada bitirdi mi soruları akıllara geldi; ancak  Djokovic muazzam bir geri dönüş ile doğru yerde rakibinin servisini kırarak maçı kazanmayı bildi. Maç sonunda sponsorlar ve diğer yetkililer konuşurken Djokovic ve Nadal’ın ayakta duracak hali yoktu. Tam bu sırada arkadan iki tane sandalye ve su geldi. İki raket bu konuşmaları oturarak dinlese de; birbirlerinin konuşmalarında ayakta durarak aslında birbirlerine ne kadar saygı gösterdiklerini bir kez daha göstermiş oldular. Turnuva sonunda dünya sıralamasında ilk 4 sıra değişmezken; Djokovic’in Nadal’a karşı üst üste aldığı 7. galibiyet ile aradaki rekabet daha farklı bir boyuta geldi. Bakalım Nadal bu seriye son verebilecek mi? Asıl soru Djokovic geçen yıl Federer’e karşı Roland Garros’da kaçırdığı Takvim Grand Slam’ini bu yıl yapabilecek mi? İzleyip göreceğiz. Bu yılın programını şöyle bir hatırlatmakta yarar var: 27 Mayıs Roland Garros, 25 Haziran Wimbledon, 28 Temmuz Olimpiyatlar, 27 Ağustos Amerika Açık. Aradaki güzel turnuvaları sayamıyorum bile; buna rağmen şurası belli ki bu yaz tenise doyacağız.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Wimbledon 2011

Wimbledon 2011 bugün sona erdi. Turnuva erkeklerde Novak Djokovic ve bayanlarda Petra Kvitova’nın zaferi ile sonuçlandı. Turnuva hakkında konuşaçağım elbette ama turnuva sonunda aklımda kalan tenisin dışında merkez kortun çatısı.

İki yıl önce merkez kortun tavanı yapıldığında şüphesiz tüm tenis severler mutlu olmuştuk. Bu yıl da yağmurlu günlerde kapatılan merkez kortu gördük; ama içlerinde bir gün var ki ben tavanın kapalı olduğuna hiç emin olamadım. Bahsettiğim gün bayanlar çeyrek final maçlarının oynandığı son salı günü (28 Haziran 2011). O gün yağmur o kadar şiddetli yağıyordu ki tavan kapalı olmasına rağmen bazı birleşme noktalarından içeriye su alıyordu. Dünyanın en eski ve en prestijli tenis turnuvası olan Wimbledon için bu görüntü pek hoş değildi. Bunun yanında üstü kapanan merkez kortun tavanına düşen yağmur sesi ile içeriye hava pompalayan motorların sesi oyuncuları olduğu kadar biz izleyicileri de çok fazla rahatsız etti. Doğal olaylardan bu kadar bahsetmişken Lisicki ve Bartoli arasında oynan bayanlar çeyrek final ilk maçında şimşek sesi sonucunda Lisicki’nin zıplaması uzun süre televizyon programlarını ve sosyal paylaşım sitelerini süsleyecek gibi duruyor.

Bayanlarda Williams kardeşlerin çeyrek finale çıkamaması süpriz olarak görülürken, Wozniacki ise Wimbledon geleneğini bozmayarak 4. turda elendi ve Grand Slam şampiyonluğu hayallerini de şu ana kadar en büyük başarısını yakaladığı Amerika Açık’a bıraktı. Turnuvada en göze çarpan raketlerden bir tanesi de Marion Bartoli oldu. Sayı aralarında zıplaması, haploması ve diğer tüm hareketleri görmeye değer. Başlarda biraz antipatik gelse de, zamanla alışıp değişik bir sempati uyandırıyor insanda. Hakkında biraz araştırma yapınca Bartoli’nin üstün zekalı olduğuna rastladım; aslına bakarsanız bunu davranışlarına bakarak da anlamalıydım. Einstain’in dediği gibi dahilik ile delilik arasında ince bir çizgi vardır. Bayanlar yarı final eşleşmeleri öncesinde otoriteler finalin adını Sharapova-Azarenka olarak görüyordu. Bu durum ise beni oldukça korkutuyordu. 2-3 saniye arayla 100 desibelin üstünde bağırışlar duymak sadece beni değil maçı izleyen herkesi şüphesiz rahatsız edecekti; ancak korkulan olmadı. Petra Kvitova, Victoria Azarenka’yı 2-1 yenerek adını finale yazdırdı. Finalde ise Sharapova maça çok kötü bir başlangıç yaptı. Durum 2-5 olana kadar Sharapova sahada zorla duruyormuş gibi bir hali vardı. 2-5’te servis atarken durumun ciddiyetini anlayıp servislerine yüklenmeye başladı ve durumu 3-5’e getirdi. Sharapova tam kendini buldu derken Kvitova bu maçı ne kadar istediğini gösterdi ve 0’a karşı aldığı oyunla seti 4-6 kazanmış oldu. İlk setin sonundaki kıpırdanma ile ikinci sete daha iyi başlaması beklenen Sharapova, tam bir hayal kırıklığı göstererek ilk servisini kırdırdı. Aslında kırılan bu servis oyunu 2. setin habercisi gibiydi. Set boyunca Sharapova 2 kez, Kvitova ise 3 kez servis kırdı. Servis kırılan oyunların uzun süre avantaj, berabere ile gitmesi kimi zaman can sıksa da; görsel bir ziyafet halindeydi. Durum 4-5 Kvitova lehineyken, Kvitova’nın servis attığı oyunda Sharapova üst üste hatalar yaptı ve durum 40-0’a geldi. Kvitova önüne servis edilen bu fırsatı kaçırmadı ve attığı ace ile maçı kazanmayı bildi. Tüm hataları Sharapova yaptı gibi göstermek şüphesiz Kvitova’ya haksızlık olur. Kvitova da maç boyunca attığı etkili servisler ve sayı vuruşları ile kazanmayı hak etti. Böylece 21 yaşındaki Çek Petra Kvitova, kariyerinin en büyük başarısını kazanmış oldu.

Gelelim erkeklere…. Kuralar çekildiğinde herkes nefeslerini tutmuştu. Geçen yıl bir rekora sahne olan John Isner-Nicolas Mahut maçı bu sene ilk tur kurasında yeniden çıktı; ancak beklenen çekişmeye sahne olmadan 3-0 Isner’in galibiyeti ile sonuçlandı. Bu sene erkeklerdeki çekişme bana göre bayanlardaki çekişmeden çok daha fazlaydı. Yıllardır bir klasik haline gelmiş Federer-Nadal ikilisinin yanına Djokovic de eklenince işler iyice renklendi. Sadece bu üç ismi söyleyerek diğer isimlere haksızlık etmemem gerekir. Federer ve Djokovic Nadal’a göre daha basit bir yoldan çeyrek finale geldiler. Nadal ise Del Podro maçında buraya kadar mı sorusunu akıllara getirse de toparlanmayı bildi. Hatta maç sonunda turnuvada devam etmem MR sonucuma bağlı sözü ile tüm hayranlarını endişelendirmişti. Çeyrek finalde Djokovic çok rahat bir maç ile adını yarı finale yazdırırken gözleri rakibinin kim olacağına çevrilmişti. Federer-Tsonga maçının setleri 2-0 olduğunda kimse Federer’in buradan maç kaybedeceğine inanmazdı. İnanmak bir yana Federer Grand Slamlerde 2-0 öne geçtiği 178 maçın tamamını kazanmıştı. Setin başında Tsonga’nın aldığı tuvalet molası dönüşü işler bir anda tersine döndü. Sahada inanılmaz oynayan bir Tsonga vardı ve belki de hayatının maçını oynamıştı. Federer bu Tsonga karşısında tamamen çaresizdi ve bir ilk gerçekleşti. Federer Grand Slamlerde 179. defa öne geçmesine rağmen maçı 3-2 kaybetti. Tsonga’nın bu oyununu sürdürmesi halinde Djokovic’i yenmesi içten bile değildi. Yarı final ilk maçı için Tsonga sahaya çıktığında Federer maçından çok farklı bir Tsonga vardı kortta. Djokovic durumu 2-0’a getirdikten sonra Tsonga biraz kıpırdadı ve bir set aldı ancak bu performansı sadece kısa süreliydi. Yarı final maçı Djokovic için final öncesi iyi bir antrenman maçı olmuştu. Yarı finalin diğer ayağında Birleşik Krallığın merakla beklediği bir maç vardı: Nadal-Murray. Murray ilk seti kazanmış olsa da diğer setlerde kendisinden beklenen performansın çok uzağında kaldı ve maçı 3-1 kaybetti. Gözler finale çevrilmişti; Nadal bu sene yenemediği Djokovic ile karşı karşıyaydı. Finalin ilk setinde maç dengeli başladı. Maç başında para atışını kazanan Nadal ilk servisi rakibinin atmasını istediğinde ne kadar büyük bir hata yaptığının farkında değildi. Maç 4-5 ve Nadal servis atarken bu avantajını kullanan Djokovic rakibinin servisini kırarak ilk seti kazandı. İkinci sette tam bir Djokovic rüzgarı esiyordu. Nadal ilk seti kaybetmenin verdiği psikolojiyi üstünden atamayarak rakibine iki kez servis kırdırdı ve seti 1-6 kaybetti. Setlerde 0-2 üstün olmanın kendisine verdiği rahatlık ile 3. sete rahat başlayan Djokovic servisini kırdırarak geriye düştü. Nadal bu avantajını set boyunca sürdürdü ve seti almayı bildi. Djokovic, dinlenme setinin ardından 3. sete hızlı bir başlangıç yaparak Nadal’ın ilk servis oyununu kırdı ve sete avantajla başladı. Bu avantajını setin devamında kaybetmeten Djokovic; bizleri şaşırtmadı ve Nadal’ı bir kez daha yenerek Wimbledon 2011’in şampiyonu oldu.

Önümüzdeki yıl merkez kortla beraber 1 numaralı kortun da üstünün kapatılması ve maçların daha az sarkması dileğiyle bu yılki Wimbledon macerasından şimdilik bu kadar.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı