Kişisel – Batu Incecay
Batu Incecay Rotating Header Image

Kişisel

Bilim Kahramanları Buluşuyor

İzmir’de daha önce hem TEGV hem de EXPO 2020 Adaylık sürecinde gönüllülük yapmıştım. İstanbul’a geldikten sonra gönüllülük benim her zaman istediğim ama şehrin hiç bilmediğim karmaşası içerisinde cesaret edemediğim bir konuydu. Bir süre sonra şehre alıştım ama bu sefer de iş yoğunluğu TEGV gibi düzenli bir gönüllülüğe izin vermiyordu. Bilim Kahramanları Derneği tarafından düzenlenen First Lego Lig’in gönüllü ilanını gördüm; tam da aradığım ilandı.

Bilim Kahramanları ileFLL (FIRST LEGO LEAGUE), FIRST (For Inspiration and Recognition of Science and Technology) Vakfı ile LEGO firmasının ortak çalışmalarından doğmuş ve kar amacı gütmeyen bir programdır. FLL 9-16 yaş arası en az dört en çok on kişilik takımların bir koç ile katıldığı, her yıl tüm dünyada belirlenen bir tema etrafında takımların araştırma yaptığı, robot tasarlayıp program yazdığı ve FLL değerlerini özümsediği bir süreçtir. FLL’yi böyle anlatmak olmaz. FLL çocukların birbirleri ile kaynaştığı, eğlendiği, yeni şeyler keşfettiği cıvıl cıvıl bir yer. Çocuklar kendi programladıkları otonom lego robotlar ile önceden belirlenmiş görevleri yerine getiriyorlar. Tüm dünyada belirlenen tema ile ilgili araştırma yapıp, o tema ile ilgili kendi çözümlerini sunuyorlar. Tüm bunları yaparken çocuklar sunum becerilerini, özgüvenlerini geliştiriyor, takım çalışması yapmayı, rekabet etmeyi öğreniyorlar. Burada öğrendiklerini günlük hayatlarında kullanıyorlar böylece hayata bakışları değişiyor. Hepsinin yanında da eğleniyorlar.

EğlenirkenBu süreçte ben de İstanbul Turnuvasında iki gün boyunca gönüllüydüm. Bu süreçte yüzlerce çocukla tanıştım, sohbet ettim, onlardan çok şeyler öğrendim ve çooook eğlendim. İki gün boyunca neden ben çocukken hiç böyle bir etkinliğe katılmadım diye düşündüm, azıcık üzüldüm. Orada çok şey öğrenen sadece ben değildim; çocuklar da çok şey öğrendi. Yeni arkadaşlıklar kurdular, dostça rekabet etmeyi öğrendiler ve daha neler neler… Hayatımda belki de yorulurken en çok eğlendiğim en çok mutlu olduğum iki gündü. Gönüllü olmanın ne kadar mutluluk veren bir şey olduğunu bir kez daha hatırladım. Sadece çocuklar ile tanışmadım; birbirinden güzel gülen bir çok gönüllü ile de tanıştım orada. Yorucu geçen iki günün bu kadar kolay geçmesini sağlayan, çocukların cıvıltılarının yanında, hepsi bir ailenin ferdinden farksız olan güler yüzlü gönüllülerdi. İyi ki varlar. En Büyük Zafer DostlukBir kaçının adını burada yazmadan olmaz. Benim FLL ile tanışmamı sağladığı için Özlem Abla’ya, telefonun ucundaki bir sesten tanıdığım ve turnuvada kahrımızı çeken Elif Abla’ya, tecrübesi ile bizi yönlendirdiği ve işimizi çok kolaylaştırdığı için Cem’e, belki de hepimiz için zor olanı ben yaparım dediği için Esin’e ve daha ismini burada sayamadığım gülüşünü, dostluğunu esirgemeyen tüm gönüllülere teşekkür ederim.

Ben çok eğlendim ve bu satırları bir şekilde yazmak istedim. Umarım siz de bu sürecin bir parçası olursunuz. Aşağıda Bilim Kahramanları Derneği’nin linkini paylaşıyorum. Ayrıca dernek tarafından düzenlenen tek turnuva FLL değil. Paylaştığım link üzerinden derneğe ait tüm turnuvalara ve tüm süreçlere erişebilirsiniz. Gönüllü olabilirsiniz, koç olabilirsiniz veya kim bilir kendi çocuğunuzu bir turnuvaya göndermeye karar verebilirsiniz.

http://www.bilimkahramanlari.org/tr/


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ve Şampiyon Kaf Sin Kaf!

İşten ayrılma, askerlik, asker dönüşü, işe başlama derken neredeyse 1 sene geçmiş olacak şampiyonluğun üstünden. Hiç biri bahane olamaz tabii ama sonuçta uzunca bir süre yazamadım. Hatta yazmayı isteyip bekleyen o kadar da çok şey var ki. Her şey bir yana bu şampiyonluğu yazmasam olmaz.

Şampiyonluk Ciddi Bir İştir

Şampiyonluk Ciddi Bir İştir

Üstünden 1 yıl geçse de hatta 10 yıl geçse de mutlaka yazmalıyım.

 

Bir Karşıyakalı olarak basketbolun benim için ne kadar önemli olduğunu daha önceki yazımda belirtmiştim; hatta o maçta o kadar kızmıştım ki ağzımdan “daha da olsa gelmem” cümlesi de çıkmıştı. Öyle de oldu. İki yılı biraz aşkın bir süredir maça gitmedim. İstanbul’a taşınmamın etkisi ile de maçları sadece televizyondan izler oldum. Hatta Karşıyakam İstanbul’a geldiğinde bile oralı olmadım. Ta ki 2014-2015 sezonu şampiyonluk maçına kadar.

Babam ve Karşıyakalı büyüklerimiz hep anlatır 1987 şampiyonluğunu. Malum ben doğmamış olduğumdan göremedim; ama o gün bu gündür hep şampiyondur Karşıyaka bizim için. Ayrıca biz şampiyon olmasa da kupalar almasa da yürekten severiz Karşıyaka’yı!

Burası Karşıyaka Ooooley

Burası Karşıyaka Ooooley

Pınar Karşıyaka geçirdiği müthiş bir sezondan sonra play-off serisinde Fenerbahçe Ülker’i eleyip finalde Anadolu Efes ile eşleşmişti. Kesinlikle kolay olmayacaktı, hatta sezon başında Kaf Kaf şampiyon olacak deseler inanmazdım bile; ama Fenerbahçe Ülker maçından sonra inanmıştım. Anadolu Efes ile olan final serisi 3-1’e geldiğinde artık maça gitmemek olmazdı. Şampiyon takımı tribünden izlememek olmazdı. Çekincelerim yok değildi; acaba kupayı İstanbul’da kazanmak yerine 6.maça yani İzmir’e bırakırlar mı diye endişeliydim. Yine de orada olmalıydım. Biletler satışa çıktığı anda biletimi aldım. Her şey hazırdı. 19 Haziran 2015 akşamı iş çıkışı Abdi İpekçi Arena’nın yolunu tuttum. Altımda iş pantolonu üstümde Karşıyaka forması. Abdi İpekçi’ye geldiğimde şampiyon olacağımıza kesinlikle inanmıştım. Salona girmek zordu. İzmir’den 22 otobüslerle gelen taraftarın bir çoğunda bilet yoktu; ama önemli değildi. Anadolu Efes bu maç için üyelik kartı zorunluluğu getirmemiş olsa salonda 4bin kişi değil 10bin kişi olurduk kesin.

Kupa Karşıyakamın

 Kupa Karşıyakamın

Ve maç… Basketbol karşılaşmaları öncesi futbol karşılaşmalarında olduğu gibi milli marş okunmaz;

Kupa Taraftarla Buluşuyor

     Kupa Taraftarla Buluşuyor

Pınar Karşıya maçları hariç! Karşıya maçlarında bir klasiktir: Hava atışı yapılmadan hemen önce Karşıyaka taraftarı hep bir ağızdan milli marşımızı söyler. Bu maçta da gelenek değişmedi; marş ardından atılan sloganlara Anadolu Efes taraftarı alkışlarla karşılık verdi. Maç boyu

Gözükmesem de Kupa Selfiesi

   Gözükmesem de Kupa Selfiesi

bizim tezahüratlarımız duyuldu. Zaten Anadolu Efes seyircisi bizden sayıca çok azdı. Zaman zaman salonda yapılan yayınlar ile bizi bastırmaya çalıştırsalar da başarılı olamadılar. Başları çekişmeli geçse de son çeyrek şampiyon takımı seyrediyorduk. Karşıyakalı olmak başka bir şey, taraftar olmak başka bir şey. O an yaşadığım mutluluk bir taraftarın şampiyon olan takımı için duyduğu mutluluk değildi; kanım, içim mutluydu doğduğum yer memleketim, kalemiz, kutsal topraklarımız şampiyondu. Karşıyaka şampiyondu. Hem de öyle şansla mansla şampiyon değildi. Play-off’un en güçlü tarafından gelip tüm rakiplerini yenerek şampiyondu.

Kaf Kaf Kaf Sin Sin Sin Kaf Sin Kaf Sin Kaf.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Mühendislik Tercihlerine Dikkat

Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümündeki lisans hayatı benim için sona erdi. Buradaki tecrübelerimden hareketle yeni tercih yapacaklara gördüğüm birkaç tecrübeyi anlatmak isterim. Öyle sakın burayı seçmeyin veya mutlaka burayı seçin deme lüksünü kendimde bulmuyorum. Bu yazıyı sadece bir abi tavsiyesi olarak görebilirsiniz. Bu yazıda sadece bilgisayar değil genel olarak bir mühendislik bölümü isteyenlere ulaşmak istiyorum.

İlk tavsiyem: Tıp fakültesi olan bir üniversitede mühendislik okuyacaksanız lütfen 4-5 defa düşünün. Söyleyeceklerim genel olarak devlet üniversiteleri için. Mutlaka istisnaları vardır. Belki genelleme yapmam doğru değil; ancak gözlemlerimden yola çıkarak biraz kafanızı netleştirmek istiyorum. Eğer tercih yapacağınız üniversitede tıp fakültesi varsa rektörünüz %95 tıpçıdır. Konuyu aslında rektöre bağlamak doğru değil. Rektör başka bir fakülteden olsa bile okula en çok gelir getiren yer kuşkusuz üniversite hastanesidir. Bu nedenle de doğal olarak tüm yatırımlar tıp fakültesini yapılır. Hele Ege’de sonuna kadar!

Siz bir araştırma yapmak istediğinizde size ayrılan bir bütçe maalesef yoktur. Bütçenin çoğu bazen de tamamı tıp fakültesi içindir. Hastane ne kadar iyi olursa o kadar çok müşteri pardon hasta gelir. Biraz latife ettiğim söylenebilir; ancak sözlerimde gerçeklik payı da var. Siz kendinizi rektörün yerine koyun. Siz ne yapardınız? Ben kendimi düşündüğümde, 4 yıl boyunca acısını çekmiş olsam da ben de aynısını yapardım. Belki diğer fakültelere ayırdığım miktar biraz daha fazla olur ama yine en büyük payı tıp fakültesine ayırırdım. İşte bu nedenle de tıp fakültesi olmayan bir üniversitede okusaydım dileğimle geçti 4 yıl. İTÜ’de, ODTÜ’de birçok arkadaşım var. Hepsi istedikleri araştırmaları yapabiliyorlar. (Belki tam istedikleri değildir; ancak tıp fakültesi olan bir üniversite ile kıyaslanamaz.) Ben kendi şehrini seven bir insan olarak İzmir’de okumak istemiştim. Biraz uzak diye İzmir Yükse Teknoloji Enstitüsünü hiç düşünmemiştim. Şimdi üzülmüyor değilim. Teknokentleri var. Birçok olanakları var.

Teknokent demişken. Mühendislik tercihi yapacakların teknokente dikkat etmesini öneririm. Teknokent demek çalışma olanağı demek, iş tecrübesi demek. Her şey bir yana pratik bilgi demek. Teorik bilgi ne kadar iyi olursa olsun pratik olmazsa olmaz. Bu nedenle eğer üniversitenin teknokenti varsa oldukça şanslısınız. Stajınızı orada yapabilir, yarı zamanlı çalışma olanağı bulabilir, tezlerinizi firmalar ile yapabilir veya firmalar ile ortak projeler üretebilirsiniz. Hatta ödevlerinizi bile sanayi odaklı yapabilirsiniz. Bu imkanlar teknokenti olmayan üniversitelerde de olabilir; ancak teknokentteki kadar çok olanak ve fırsat olur mu bence tartışılır.

Biraz Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümünden bahsedeyim. Ege Bilgisayar’da bölüm bütçesi maalesef yok gibi. Eskiden kurs açılarak bölüme gelir sağlanıyormuş, artık o da yok. O nedenle de açın bakın Ege Bilgisayar’da bir tane patent yok. Diyeceksiniz bilgisayarda zaten patent zor. O zaman bir yenilik, bir araştırma… Ne bileyim bir robot veya kendi kendine giden arama… Hiç biri yok. (Yaşar Kemal’in Demirciler Çarşısı Cinayeti romanında dediği gibi “O güzel atlara bindiler çekip gittiler…”) TÜBİTAK, KOSGEB ve benzeri destekler olmasa hiçbir çalışma, araştırma, proje yok! Sadece bazı hocaların bireysel çabaları var. İyi varlar.

Yeri gelmişken. Ege’de tıp fakültesinin bahçesine fıskiyeli havuz yapıldı. Biz bahçemize oturmak için bank istediğimizde bütçe yoktu. Sadece bu değil hastanenin önündeki çiçekler her baharda yenileniyor. Bizim bahçede çiçek var mı? Varsa ben görmedim. Bunlar çok önemsiz konular ama bir cümle ile değinmek istedim.

Mutlaka soruyorsunuz her şey bu kadar kötü mü? Değil tabii ki… Ege Bilgisayar için konuşmam gerekirse piyasada oldukça talep gören bir bölümüz. Mezunlarımızdan işsiz kalan kendi istekleri dışında yok gibi. Belki dünyanın en iyi yerleri değil; ama ekmek var. Şimdilik bölümün adı var. Bu nedenle biz mezunlar oldukça tutuluyor ve kolaylıkla iş bulabiliyoruz. Yani her şeye rağmen “nefes alıyorsak umut var demektir”.

Çok can sıkmadan dilim döndüğünce gördüklerimi anlatmak istedim. Bu nedenlerle lütfen tercih yaparken bir kere daha düşünün. İstediğiniz bölümü arayın, kariyer günlerine gidin, netten okuyun ne yaparsanız yapın ama SORUN. Geçen yıl kaç proje yaptınız? Projeler üniversiteden ne kadar destek aldı? Öğrencileri araştırmaya teşvik etmek için ne yapıyorsunuz? Pişman olmayacağınız tercihler yapmanız dileğiyle başarılar.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Karşıyaka Basket

Ben doğma büyüme Karşıyakalıyım. Hatta öyle ki nüfusta doğum yerim İzmir değil Karşıyaka’dır. Karşıyaka’da kendimi bildim bileli basketbol futboldan daha çok sevilir. Ben de bu geleneğin bir sürdürücüsü olarak elimden geldiğince basketbol maçlarına gitmeye çalışırım.

2013 yılı da Karşıyakam için basketbolda oldukça iyi geçti. Eurochallange Cup’ta ülkemizi temsil eden Karşıyaka büyük bir başarı ile son dörde kaldı ve EXPO 2020 İzmir’in büyük desteği ile 28 Nisan 2013 tarihindeki organizasyona ev sahipliği yaptı. Yarı final maçımızı kazanıp finale çıkmıştık. Eee bu durumda final maçını yerinde izlemesem olmazdı. Maalesef izledim de… Maalesef dediğime bakıp maçın hezimet ile bittiğini düşünmeyin. Karşıyaka maçı 1 sayı ile kaybederek kupayı Krasnye Krylia’ya teslim etti.

Sonuçta bu bir oyun kazanmak da kaybetmek de bu oyunun doğal sonuçları. Maç üzerine teknik olarak söylenecek çok şey olabilir. Ufuk Sarıca rakip 17 sayıdan gelirken daha erken mola alabilirdi, bütün maç 0 sayı ile oynayan Sanders’ı son periyotta oyundan alabilirdi (Sanders 30 dakika sahada kalıp 0 sayı, 1 asist, 2 ribaunt ile oynadı), son top elimizdeyken çok daha etkin bir hücum çizebilirdi veya faul aldırmak için oynayabilirdi… Bunları hepsi üzerine saatlerce tartışılabilir ama şu an bunları konuşmanın bir anlamı yok. Maçı izleyenler veya basından takip edenler ne hakkında konuşacağımı tahmin etmişlerdir. Bilmeyenler için anlatayım maçın 3. periyodunda Karşıyaka 17 sayı öndeyken kendi taraftarımızın sahaya attığı bir su şişesi var. O su şişesi nedeniyle maç durdu. Ardından da fark kapandı. Tüm basında “su” oldukça ön plandaydı. Suyun etkisi vardır yoktur bu ayrı bir konu. Atan neden atmıştır bu da çok farklı psikolojik ve sosyolojik açılardan araştırılabilir. Ben o su atıldıktan sonra tribünde yaşadıklarımı aktarmak istiyorum.

Su atıldı. Oyun durdu. Bu sırada Karşıyaka taraftarı kendi kendini yuhalamaya başladı. Daha maç başlamamıştı ve ben babama maçı kaybettik izlemene gerek yok diye bir mesaj attım. Maç başlayıp üst üste sayılar yediğimizde taraftar daha da sinirlendi ve tribünler ikiye bölünmüştü bile. Suyu atanlar ve karşı taraf. Taraftar artık birbirine hakaret etmeye başlamıştı. Bazı kısımlarda fiziksel bir müdahale de olmadı değil. Benim oturduğum olaylarla hiç alakası olmayan tribün ise küsmüş ve yerine oturmuştu. İşin en kötü yanlarından biri su Karşıyaka’nın en ateşli taraftarları arasından atılmıştı ve o taraftar grubu tezahüratları başlatan gruptu. O andan sonra onlar başlatsa da salon onlara katılmıyordu. Oyuncuların da suratları düşmüştü. Maç başından beri yanlarında olan taraftar yoktu ve tabiri caizse kavga ediyorlardı. Kısa bir süre içerisinde maç bitmişti. Yine de Karşıyaka toparladı ve son top öncesi kupayı alma şansını eline geçirdi. Kupa gelmedi. Kupayı tek bir suya bağlamak bence doğru değil; ancak kendi içinde kavga eden taraftara bağlamak kesinlikle doğru. Bir anlık bir hata olabilir. Olmamalı diyenleri duyuyorum. Haklılar da; ama oldu. Asıl mesele o andan sonra bunu telafi edebilmek. İş seyirciler arası kavgaya dönmeden durabilmek. Yoksa işlerin bir anda kontrolden çıkması oldukça kolay…

Benim kızdığım ve hatta ağzımdan “daha da olsa gelmem” cümlesini çıkartacak kadar beni sinirlendiren tek konu olayların kontrolden çıkması. Bir taraftar takımına bu kadar zarar veremez vermemelidir. Tekrar söylememde yarar var su atılması mesele değil; asıl mesele seyircilerin işi bu kadar uzatıp takıma zarar vermeleri. Maalesef aklıma bir soru da gelmiyor değil. Belki turnuva Türkiye’de, İzmir’de olmasaydı kupa şu an bizimdi!


1 Yorum

MSP Lead

2012’nin Şubat ayında buradaki yazımda MSP seçildiğimi söylemiş ve MSP programından bahsetmiştim. Bu yıl MSP programı biraz değişti. Microsoft tarafından seçilen öğrencilere verilen MSP unvanı bu yıl itibariyle üçe ayrıldı. Programda MSP Lead, MSP ve MSP Candidate olmak üzere üç farklı unvan geldi. Bu değişiklik ile MSP programındaki toplam öğrenci sayısı da 100’ün üstüne çıktı. Programı biraz daha detaylı anlatmak gerekirse MSP Candidate’ler üç aylık bir süreç için seçiliyorlar. Bu üç aylık süreç sonunda çeşitli açılardan değerlendirilerek MSP’liğe geçme şansını yakalıyorlar. MSP’ler ise tek MSP unvanı olan zamanla aynı statüye sahipler. Bir diğer yenilik MSP Lead’ler. MSP Lead’ler 2012-2013’ün ilk dönemi için Türkiye’de 11 kişi olup MSP ve Candidate’lere liderlik etme görevindeler. MSP programı ile ilgili detaylı bilgi için https://www.facebook.com/mskampus/app_375405175877570 adresinden yararlanabilirsiz.

İşte bu yeni yapılanma da ben de Türkiye’deki 11 MSP Lead’den birisi oldum. 2012’nin Ekim ayından beri bu unvana sahip oldum. Bu süreç içerisinde Windows Phone markette yer alan uygulamalarımın sayısı 10’u buldu. Bu uygulamalarımdan bir tanesi de 10000 indirme sayısını aştı (CapitalQuiz uygulamam). Malum son senenin ve tezin ağırlığından çok uygulama yazamasam da yaptığım etkinlikler ile Microsoft teknolojilerini elimden geldiği kadar anlatmaya çalışıyorum. Bunun yanında üç tane MSP Lead arkadaşım ile Windows Phone konusunda Imagine Cup’a katılıyoruz. Ayrıca ben de bireysel olarak Imagine Cup’ta ilk kez yer alan Akıl Oyunları (Brain Games) alanında elimden geleni yapmaya çalışıyorum. Imagine cup hakkında daha detaylı bilgiyi ve yeni alanları görmek için resmi siteye buradan ulaşabilirsiniz.

Çok fazla uygulama yazamadığımı söyledim; ancak uygulama yazamasam da uygulama yazdırmak için elimden geleni yapıyorum. MSP Lead Tahsin Kasap arkadaşım ile birlikte Ege Üniversitesi Bilgisayar Mühendisliği Bölümü’nde 22 Aralık 2012 tarihinde Windows Phone Night düzenledik. Bu etkinlikte katılımcı arkadaşların yazdığı tam 42 tane Windows Phone uygulamasını markete gönderdik. Şu anda yayınlanıp 2000 indirme sayısını aşanlar var. Bireysel olarak uygulama yazamasam da yaptığımız etkinliklerde birçok güzel uygulamanın yazılmış olması beni çok mutlu ediyor.

Etkinliklerim elimden geldiği kadar devam edecek ve elimden geldiği kadar bu unvana layık olmaya çalışacağım. Bu süreçte her zaman yanımda olan ve bana bu unvanı layık gören Microsoft Akademik Programlar Yöneticisi Dr. Mustafa Kasap’a teşekkür ederim.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

İkinci Doğum Günü

Yine o gün gelmiş. Ameliyatımın üstünden tam iki yıl geçmiş dile kolay. Ameliyatım ile ilgili ilk yazıma buradan ulaşabilirsiniz; ancak ben yine de kısa bir bilgi vereyim. 10 Haziran 2010 Perşembe günü sol dizimde kopan ön çapraz bağımı tamir ettirmek için ameliyat oldum. Ön çapraz bağım tamir edilirken, menüsküsümün tamamı da temizlendi. Şu an menüsküssüz ve kendi vücudumdan da olsa sonradan yapılmış bir çapraz bağ ile hayatıma devam ediyorum. Sanırım bu son yıldönümü yazım olacak; bundan sonra pek bir fark olmadıkça yazı yazmayı düşünmüyorum. Gelin son yazımı yazdığım yazımdan beri neler değişmiş şöyle bir bakalım.

O yazıyı yazdığımda yani ameliyatımın üstünden 1 yıl geçtiğinde spora yeni başlıyordum. Basketbol ameliyatın 6-7. ayından sonra olduğu gibi devam etti. Ayrıca voleybol oynamaya da başladım. Bunlar bir yana içinde bir çok yön değişimi olan oynamak için can attığım tenise başladım. Başlamak ne kelime ilk maçım yaklaşık 4 saat sürdü =) Yani spor konusunda eski formuma döndüm. Futbol için ne diyorsun diye soranlara maalesef bir cevabım yok. Kendisini izlemeyi oldukça sevsem de; oynamak konusunda pek hoşlaşmıyoruz.

Spor bir yana kalsın; günlük aktivitelerime dönelim. Günlük aktivitelerimde pek bir sorun yaşamadım. Dizimin üstünde çok fazla baskı olduğunda, çok ayakta kaldığımda veya çok kırık vaziyette kaldığında tabii ki ağrı oluyor. Emin olun ki bu ağrı normal dizimde de oluyor; ancak ameliyatlıdaki ağrı normal dizimde olan ağrıdan biraz daha fazla. Bu noktada en önemli şey bir dizinizin ameliyatlı olduğunu hatırlamanız ve onu ne olursa olsun sağlam diziniz kadar zorlamamanız. Hatırlatmamda yarar var; ben sadece ön çapraz bağ ameliyatı olmadım, aynı zamanda menüsküsümün tamamını da aldılar. Bu nedenle kemiklerin birbirine sürtünmesinden biraz daha fazla ağrı yaşıyor olmam gayet normal.

Sizleri bu son olduğunu düşündüğüm yazıda iki kadim dostum ile tanıştırmak istiyorum. Aslında bir isimleri yoktu; ama bu yazıyı yazarken küçüklüğümün televizyon kahramanlarının isimlerini vermek hoşuma gitti. Bu nedenle onların adı artık Edi ve Büdü. Onlar –umuyorum ki bir sorun çıkmayacak ve- ömrüm boyunca orada kalacaklar. Metal olmalarını ben istemiştim; kimyasal olanları çok küçük bir ihtimalle de olsa zehirlenme riski taşıdığından riske girmek istemedim. Yan tarafta Edi ve Büdü’yü görüyorsunuz biri 27 diğeri 28 mm. Kurşun yemiş gibi görünmek ayrı bir hava katsa da dileğim; hiç bir zaman vücudunuza yabancı bir madde girmemesi. Aslında şu anda bu kadim dostlarımın bir işlevi yok. Diyeceksiniz ki neden çıkartmıyorlar; çünkü çıkmasını gerektirecek bir durum da yok. Edi ve Büdü benim dizimden alınan parçanın kemiklere kaynaması süresince yaklaşık bir yıl işlev görmüş ve şimdi sadece bana hayat arkadaşlığı etmektedirler.

Dizimden alınan parça demişken biraz da onun hakkında konuşalım. Ben kaynaması daha kolay ve daha çok tercih edilen bir yöntem olduğundan çapraz bağ yerine konacak parçanın dizimin üstünden alınmasını istemiştim. Fotoğrafa bakıp; bunun burada ne işi var, ne kadar iğrenç gibi düşünceleriniz var ise bu yazıyı hemen kapatın ve sıcak günlerde benimle görüşmeyin; -soğuk günlerde de görüşmezseniz sevinirim- çünkü hayatımın sonuna kadar o iz benimle olacak. O izi sevmek zorunda değilsiniz; ama unutmayın aynısı bir gün sizin de başınıza gelebilir. Ve böyle bir şey başınıza geldiğinde ömrünüzün sonuna kadar onunla yaşamak zorundasınız, yani onu sevmek zorundasınız. Bu nedenle siz gelin beni dinleyin ve o fotoğrafı biraz olsun sevin.

Spor deneyimlerimi anlattım, günlük aktivitelerimi anlattım, içimde ve dışımda bıraktığı fiziksel yaraları anlattım. Geriye ne kaldı acaba? Sanırım geriye en önemli konu kaldı: Psikolojik etkiler.

İlk yıldönümü yazımda çok az bahsetmiştim; şimdi bunları biraz açayım. En öncelikle aileniz yoksa sakın böyle bir ameliyat geçirmeyin; çünkü size ailenizden başkası katlanamaz. En azından bana, onlardan başkası katlanamadı. Cümlem yeterince acımasız olmamıştır diye düşünerek biraz daha acımasızlaştırayım! Böyle bir ameliyatta bile yanınızda olacak dostlar edininiz; eğer dost dedikleriniz bu anlarda yanınızda değilse… Aklıma nerden geldi bilmem ama bir film repliğini söyleyeyim: “Hani bir şarkı vardı. Bye bye hepiniz, bye bye lovnunuz.”. Aklıma gelmişken söyleyeyim dedim. Ben kendim yanlış seçimler yaptım; kimsenin hatası değil. Hayatımdaki kritik anları anlatmak için nedendir bilmem ama hep Charles Bukowski’nin cümlelerinden yararlanıyorum. Bukowski’nin bir kitabında ölüm hakkında yazdıklarını içeren yazıma buradan ulaşabilirsiniz. Biz gelelim bu yazıda kullanacağım söze. Bukowski demiş ki “Zordur benimle yürümek. Bunu benimle yola çıkanlar bilir; hepsi yarı yolda gittiler. Suç kimde (?) Ben zoru seviyorum, onlar sevmiyor. Yapacak bir şey yok. Suçum var mı? Tabii ki var. ‘Zor yola kolay kişilerle çıkmak en büyük hatam’ ”. Bu sözün üstüne bana kelam etmek düşmez; am mutlaka söylemem gereken bir şey var. Ne kadar zor olduğu tarif edilemez bu dönemde yanımda oldukları için aileme sonsuz teşekkürler ediyorum. Zor zamanlar yavaş yavaş bitiyor gibi geliyor; değnekler ile yürümeye başlıyorsunuz, ama hiç bir şey bitmiyor. Siz yürümenin mutluluğu ile dışarı çıkıyorsunuz; ancak toplum buna hazır değil. Ben Amerika’da bir ay kaldıktan sonra şöyle bir cümle söylemiştim; “burada ne kadar çok engelli var.”. Koltuk değnekleri ile yürürken anladım ki, bizde de bir sürü engelli muhakkak vardır; ancak kimse dışarı çıkamıyordur. Bizim ülkemizde size o kadar acınası, o kadar kötü bakıyorlar ki; eziliyorsunuz. Tarif edilemez bir duygu… Hani derler ya yerin dibine girmek işte aynen o. Daha fazla anlatmayayım kötü oldum. Son olarak, hayatımda daha sonra başka yollarla bunu tekrar tecrübe edindim; ancak en büyük tecrübelerden bir tanesi buradaydı. Bu hayatta siz yalnızsınız. Sadece siz varsınız, kendiniz hayatta kalmak ve kendiniz bir şekilde iyi olmak zorundasınız. Bu nedenle güçlü olun; çünkü bunu yapabilirsiniz.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

İş Yavaşlatma Değil Hava Koşulları

Geçen hafta sonundan başlayarak (21 Nisan 2012) Türk Hava Yolları’nın 2 uçuşunda bulundum ve 1 kez de arkadaşımın uçuşuna tanık oldum. Şimdi sizlere  bu uçuşlarda yaşadıklarımı aktarmaya çalışacağım.

21 Nisan sabahı saat 7.00 uçuşu için 6.10’da İzmir Adnan Menderes Havalimanı’ndaydım 7.00 uçuşumun hava koşulları nedeniyle ertelendiğini ve kalkış saatinin 8.15 olduğunu görünce gözlerime inanamadım. Saat 9.00’da İstanbul’da bir toplantıda olmam gerekiyordu. Valizimi teslim etmek için kontuara gittiğimde; kontuarda -maalesef adını almayı unuttuğum- bir personel bana çok yardımcı oldu. Uçuşumu 6.30’a kaydırdı. Diyeceksiniz ki THY’nin öyle bir uçuşu yok. Evet yok o da sabah 5.00 uçuşun hava koşulları nedeniyle ertelenmiş hali! Havada gayet güzel; ama tabii biz üst tarafı bilemeyiz. Doğa ana uçuşları yavaşlatıyor mu ne! İzmir’den sorunsuz 6.30’da kalktıktan sonra 7.30’da İstanbul Atatürk Havalimanı’na iniş yapmıştık. Her şey yolundaydı. Pistten çıkıp park etmek için park bölümüne geldiğimizde iş biraz garipleşti. Park edeceğimiz yer belli, önümüzde uçak yok; yani her şey normal. Bir türlü oraya park etmedik! Yarım saat kadar bekledikten sonra elinde o malum televizyonlarda, filmlerde gördüğümüz işaret çubuğu olan bir çalışan geldi ve bize gel gel işareti yaptı. O anda uçak sola dönerek park yerine yerleşti. Ben işin uzmanı değilim; dışardan her şey kolay görünür mantığını da çok iyi biliyorum. Bu nedenle uçak illa o çalışanı beklemek zorunda mı, kendi kendine dönemiyor mu diye sormayacağım. O görevli neden yarım saat sonra geldi diye de sormayacağım. Görevli dediğim de hemen açayım TAV personeli. Malum İstanbul Atatürk ve İzmir Adnan Menderes Havalimanlarının (ve daha bir çoklarının) işletme hakkına sahipler. Görevli niye gelmedi diye sormuyorum; çünkü temennim o ki bir yavaşlatma değil, kalabalık nedeniyle oluşan bir gecikme bu. Sonunda park ettikten sonra otobüsler ile havalimanına taşındık. Sorunlar burada da devam etti. Zaten uçağın boşalması ve taşınmamız yirmi dakika kadar sürmüştü. Valiz alma bölümüne geldiğimizde bekleme burada da sürdü. Yine iş yavaşlatma olduğunu gösteren bir delil yok; kalabalıktan sıra bize geç gelmiştir. İlk valizin gelmesi otuz beş dakikayı buldu. Bu sırada başka uçuşa yetişecek olanlar haklı olarak ortalığı biraz kızıştırdılar. Sabahtan bir buçuk saat gecikmeli kalkan uçak; yerde yarım saat beklemiş ve valizler de ancak yarım saat sonra gelmişti. Bir bilgim olmamasına rağmen; gördüğüm kadarıyla valizleri taşıyanların üstünde TAV yazılı giysiler vardı, onlar da TAV personeli. Yoğunluk nedeniyle yaşanan gecikmelerden sonra ilk havalimanı maceram burada sona ermişti.

Ben İstanbul’dayken arkadaşım da 23 Nisan 2012 Pazartesi günü 9.00 uçağı ile İstanbul’a gelecekti. Telefonuna bir mesaj gelmiş uçuşunuz iptal edilmiştir diye. THY telefon faturaları fazla geliyor diye sanırım sadece mesaj atmış. Kim böyle bir telefon alsa hemen telefon açar. Telefonda arkadaşımın aldığı cevap şu: 10.00 uçuşu var bir saat erken giderseniz ona yer bulursunuz. Ya yer bulamazsak! Bundan sonra aynı konuşma bir kez daha gerçekleşti; malum insan uçuşunun garanti olmasını ister ama nafile. Neyse ki bir uçuş iptal edilip diğer uçuşla birleştiği için uçağı değiştirmişler büyük uçakla yer sıkıntısı çıkmamış. Ben de 9.00 uçuşunun neden iptal edildiğini öğrenmek için THY’nin resmi internet sitesine girdim. Hava koşullarına önlem amaçlı bazı uçuşlar iptal edilmiş. Kendi uçuşumda söylemiştim bu doğa ana uçuşları pek sevmiyor. Sakın aklınıza üç gün önceden nasıl tahmin yapıyorlar sorusu gelmesin. Teknoloji gelişti; artık bir kaç gün sonraki rüzgarları bile tespit edebiliyorlar. Bence burada asıl sorulması gereken şu: O saatte bir çok başka havayolunun ve THY’nin bir çok uçuşu yapılırken neden o uçuş ve bazı uçuşlar iptal? Bilmem mümkün değil; mutlaka yol üzerinde bir yerlerde hava bozuktur ondan iptal edilmiştir. Ben arkadaşımı karşılamak için havalimanında beklerken 11.10’da uçak indi anonsu geldi. Ben yirmi dakika kadar bekledim gelen giden yok. İstanbul Atatürk Havalimanı malum camlı, gelen yolcuları görebiliyorsunuz. Daha sonra arkadaşımdan öğrendim ki boş yer yokmuş o nedenle beklemişler. İstanbul’un Avrupa yakasına bu havalimanı artık yetmiyor; ama öğrendiğime göre yeni bir havalimanı inşaatına başlamışlar. Umarım hava ulaşımını İstanbul açısından rahatlatır yeni havalimanı. Havalimanı gözlemim de böyleydi.

Gelelim dönüşe. İstanbul Atatürk Havalimanı’ndan İzmir Atatürk Havalimanı’na uçuşum 29 Nisan Pazar günü saat 23.00’daydı. İşim İstanbul’da erken bitince havalimanına erken gittim. Saat 19.30’da havalimanında kontuara geldim. Biletim çok geç olduğu için önceki bir uçuşa geçip geçemeyeceğimi sordum. Görevli beyefendi –ismini aldım ve THY’nin sitesinde özel olarak teşekkür ettim; ancak etik olması açısından buradan ismini vermeyeceğim- çok yardımcı oldu. Tüm isteklerimi yerine getirmek için elinden gelen çabayı gösterdi. Bir önceki uçuş olan 21.00 uçuşuna biletimi aldı. 21.00 uçuşu dedim ama o da 19.00’ın gecikmeli haliymiş! Hemen güvenlikten geçip kapının yolunu tuttum. Bu sırada bizim uçuş numaramız anons edildi ve kafeye gelirsek yiyecek alabileceğimiz söylendi. THY’de geciken uçuş çok gördüm; ancak yaptıkları gayet güzeldi. İçecekler biraz sıcak olsa da bize karşılıksız yiyecek sandviç –oldukça lezzetliydi- ve içecek verdiler. Bu sırada bizi uçağa almaya başladılar. Uçak sanırım yine uçuşlar birleştirildiği için büyük uçaktaydı. Uçağın kalkışı 22.00’ı bulunca 19.00 uçağı için muhtemelen çok daha erken gelen yolcular biraz isyan ettiler; ancak her şey bir yana benim anlamadığım bir nokta oldu. Biz uçağa bindikten sonra 21.20 gibi kapılar kapatıldı. Kapılar katıldıktan 5 dakika sonra o uçuşun klasik bölümü olan uçak güvenliği prosedürleri hostes ve hostlar tarafından anlatılacakken kaptanın anonsu tüm uçağı hayretler içinde bıraktı: “30-35 kişilik bir grubu bekliyoruz; onlar gelince uçacağız.” Burada bir yanlışlık vardı; eğer yolcu gelecekse neden güvenlik prosedürü sadece bize anlatıyordu? Diyeceksiniz ki çok önemli değil. Evet değil; ancak bildiğim kadarıyla yasal olarak o tedbirlerin tüm yolculara yapılması gerekiyor. Neyse dedik ve beklemeye devam ettin. Bu arada bir gariplik daha vardı. Kapılar neden kapandı? Yolcu gelecek bir uçağın kapıları kapanır mı? Burayı anlayamadım. Ya geleceklerdi gelmediler, ya da bizi biraz orada bekletmek için bir bahaneydi. Nedenini bilemiyorum; ama garip değil mi? Daha sonra sorunsuz olarak İzmir Adnan Menderes Havalimanı’na indik ve havalimanından ayrıldık. Bu arada uçakta servis yapan hostesler son derece güler yüzlüydü.

Bu yazıda bir hafta boyunca yaşadığım uçuş tecrübelerini sizlere aktarmaya çalıştım. Burada yaşadığım olumlu ve olumsuz durumlar için eleştirilerimin bir kısmını THY’nin resmi sitesinden bir kısmını da Star Alliance’ın resmi iletişim kanalından kendilerine ilettim. Malum Star Alliance’a iletmek; Avrupa’nın En İyi Havayolunu yakından tanımaları açısından çok önemli! Bu yazıda yazdıklarım tamamen benim gördüklerim ve yaşadıklarımdır. Yazıda hiçbir kurum veya kuruluşu övme veya yerme niyetinde değilim. Bir müşteri olarak yaşadığım olayları kendi düşüncelerim ile başkalarına aktarmak istedim. Kimisi iş yavaşlatma der, kimisi hava koşulları, kimisi beklememiz gereken yolcular. Gerçek nedenlerini bilmek kolay değil. Zamanla belki bir şeyler ortaya çıkar; o zaman görürüz. O zamana kadar da yazabileceğimiz tek şey burada olduğu gibi kendi düşüncelerimiz. Herkese iyi uçuşlar.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ölüm Sol Cebimde

Takvim yaprakları 6 Kasım 2010’u gösteriyordu…

[Charles Bukowski bir kitabında der ki: Çoğu insan ölüme hazır değildir, ne kendi ölümüne ne de başkalarının. Şoka girerler, ödleri patlar, beklenmedik bir sürprizdir ölüm onlar için. Olmamalı oysa. Ben ölümü sol cebimde taşırım. Bazen cebimden çıkarıp onunla konuşurum: “Selam yavrum, nasılsın? Ne zaman geleceksin beni almaya? Hazırım.” Ben de -gayet kısa olan- hayatım boyunca hep ölüme bu kadar yakın olduğumu düşünüyordum; hatta Bukowski’nin bu sözlerini okuduğumda “Tanrım! Bu sözler benim için yazılmış” dediğimi dün gibi hatırlıyorum. Ben ki ölümün aslında bu kadar yakın olduğunu, sol cebimden hiç çıkarmayan bir kişi; aslında ölüme yakın olmak hakkında hiçbir şey bilmediğimi anladım. Ölüme yakın olmak, bunu bilmek veya düşünmek değil! Bilmek veya düşünmek uçsuz bucaksız çöldeki bir kum tanesi sadece. Nasıl o kum tanesine bakıp çölü hayal edemezseniz; ölüme ne kadar yakın olduğunuzu düşünerek de ölüme yakın olmanın ne demek olduğunu hayal edemezsiniz.

İnsan beyni, Einstein’ın da söylediği gibi görecelidir. Gerçek zamanla geçen her üç saniye beyinlerimiz tarafından üç saniye olarak algılanmaz. Kimi zaman hiç hissetmedim ne çabuk geçmiş veya sanki zaman ilerlemiyor cümlelerini mutlaka duymuşuzdur. İşte bu beynimizin bize yarattığı bir oyun. İster algıda seçicilik diye adlandırın, isterseniz zamanın göreceliği… Kuduz bir köpekten kaçtığınız üç saniye sizin için üç dakika gibidir. Hiçbir zaman beyniniz onun üç saniye olduğunu algılamaz, sizin oraya yaptığınız hareketler -belki de her biri milisaniyeler içinde gerçekleşiyordur- sizin için çok uzun birer harekettir. Her anı o kadar net hatırlarsınız ki, işte zaman sizin için yavaşlamıştır. Hayatımızda birçok kez karşımıza buna benzer durumlar çıkacaktır. O baskı, stres ve korku anlarında çok kısa sürelerde çok doğru kararlar vermek zorunda kalacağız. Aslında bunu Amin Maalouf’un şu sözüyle düzelteyim: “Öyle bir an gelir ki tüm kararlar kötüdür; sorun, sonradan en az pişman olacağın kararı bulup seçmektir.” Hatta bazen verdiğimiz kararlardan sonra pişman olacak zamanımız olmayabilir.

Tüm bunları neden anlattım değil mi? Hayatınızda ölüme çok yaklaştığınız anlarda, zaman öyle durağanlaşacaktır ki; işte o anlarda ölümün ne olduğunu kemiklerinize kadar hissedeceksiniz. İşte o anlarda göreceksiniz ki, düşündükleriniz sadece birer kum tanesi. Gerçek… Gerçek acımasız, daha şunu yapacaktım demeye kalmadan bir bakmışsınız ki her şey bitmiş. İşte ölümü düşünmek ile hissetmenin en büyük farkı burada. Ölümün yakınlığını düşünenler; ölmeden şunu yapayım, şunu söyleyeyim, bu içimde kalmasın, bu böyle olsun gibi birçok şey geçiriyorlar akıllarından; işte öyle olmuyor. Ölümü hissettiğiniz anda, yapmadığınız o kadar çok şey olmasına rağmen bittiğini düşünüyorsunuz. Bazen bir yerlerde okursunuz “bugün hayatınızın son günü olsa ne yapardınız”, işte o gün bugün diyeceğimi sanıyorsanız yanıldınız. O gün dündü ve bitti, şimdi öleceksiniz. Umarım ölümü gerçekten hissetmenin ne demek olduğunu biraz olsun anlatabilmişimdir.]

…Keskin bir fren sesi duyuldu ve ardından kamyona çarpan araba görüldü. İnsanlar büyük bir telaşla arabaya koştular. Arabadaki manzaradan herkes korkuyordu. Arabanın yanına geldiklerinde büyük bir şans eseri arabanın içindeki gencin burnu bile kanamıyordu…


1 Yorum

Ön Çapraz Bağ Ameliyatım

Ön çapraz bağ, diz ekleminde diz kapağının arkasında uyluk kemiği ile kaval kemiği arasında yer alarak dizin hareketlerini kısıtlar. Bu çapraz bağı koparmak günlük hayatta pek de kolay bir iş değildir. Ön çapraz bağ kopması genellikle spor yaralanması olarak görülür. Benim de sol diz ön çapraz bağım basketbol oynarken diz dönmesi sonucunda koptu. Uzunca bir süre doktora gitmemeyi tercih ettim. Bir süre sonra merdiven çıkarken bile dizimde ağrılar olduğunda; doktora gitme zamanı benim için gelmişti.

İnternette bir çok yerde şu doktor, bu doktor şeklinde yazılar bulabilirsiniz; bu nedenle buradan şu iyidir bu kötüdür gibi bir yorum yapmayacağım. Bununla birlikte şu sözü size hatırlatmakta fayda var: Hastalık yoktur, hasta vardır. Çok iyi denilen bir x doktoru bu ameliyat sonunda 6 ayda bir hastayı ayağa kaldırabileceği gibi, bir başka hastayı da sakat bırakabilir.

ameliyattan 1 saat sonra

Kesin ameliyat lafını duyduktan sonra kaçış yoktu. Sabah 6’da hastaneye gittim. Öncelikle dizimi baldırın ortasından kasığa kadar traş ettiler, kan tahlilleri falan filan derken ameliyathane yolu gözükmüştü. Ameliyatı epidural anestezi ile gerçekleştirdiler. Ameliyat sırasında bir de güzel bir şeyler verince bana ameliyatı hiç hatırlamıyorum; ama doktorlar çok iyi hatırlıyor. Bütün ameliyat boyunca her soruyu 100’er defa tekrar etmek suretiyle bir çok soru sormuşum. Ameliyat son derece ağrısız ve sızısız oldu. Ameliyattan sonra odaya gelişimi çok net hatırlıyorum; ancak sonrası biraz eksik. Bu kadar ağrısız olmasının bir kaç yan etkisi var tabi kusmak. Yine de hiç ağrı çekmemek epidural anestezinin yan etkileri yanında o kadar önemli ki, o etkileri kabul etmekte zorlanmıyorsunuz. Anestezinin etkiler geçtikten ve belden aşağınızı hissetmeye başladıktan sonra o keyif yerini keyifsizliğe bırakıyor. Ayak bileğinden kasığa kadar olan bir atel ile bacağınızı kati suretle hareket ettiremiyorsunuz, bunun yanında dizinizi 1 derece dahi kıramıyorsunuz. (Ateli sağda görebilirsiniz.) Ameliyat günü herhangi bir aktivite yok bütün gün yatıyorsunuz, gelen ziyaretçilerle sohbet ediyorsunuz. Pek bir şeyin farkında olmadığınız için psikolojiniz de yerinde oluyor. Gelelim ikinci güne… İkinci gün fizik tedavi başlıyor ve ilk defa ateliniz o anda çıkıyor. Ateli çıkaran doktor hadi kaldır bacağını diyor. Siz biraz çabalıyorsunuz ama o bacak 1 cm bile kalkmıyor. Psikolojinin bozulmaya başladığı ilk anlar. Fizik tedavinin ilk aşaması bir makina getiriyorlar ve o makina bacağınıza diz bükme hareketi yaptırıyor. Böylece dizinize yeni eklenen bağ yapması gereken hareketleri yavaş yavaş ve zorlanmadan öğreniyor. Zorlanmadan derken bağ zorlanmıyor, siz zorlanıyorsunuz. Fotoğraf sizi aldatmasın her şey yolunda işareti yapsam da o sadece göstermelik. O makinanın dizinizi getirdiği son dereceler oldukça canınızı yakıyor. Sanki dizinizin içinde bir şeyleri çekiştiriyorlar gibi. Fizik tedavideki makina aşaması dışında başka bir aşama daha var yürüyüş. Yürüyüş için atel yeniden takılıyor ve iki adet koltuk değneği geliyor -insanın psikolojisini altüst eden bir nokta daha-. Koltuk değnekleri ile yürüyeceksiniz; ancak önce yataktan kalkmanız gerekiyor. Bu işi sizin yapmanız mümkün değil! Birisi sizin için bacağınızı yataktan kaldırıp yere koyacak ve sizin yürümeniz için uygun

ameliyattan 1 gün sonra

koşulu sağlayacak. Sonra iş sizin o değnekleri elinize alacaksınız ve yürüyeceksiniz. Yürümek bu işin en zevkli anlarından bir tanesi aslında; tabi yataktan kalkamadığınızı ve tekrar yatamadığınızı saymazsak. Bu işleri insanın kendisinin yapamaması ve birisinin o bacağı indirip kaldırması emin olun aslında ne kadar çaresiz olduğunuzu gösteren bir durum. Psikoloji ne durumda bunu yaşamayan bilemez ve umarım yaşamazsınız. 3 günlük hastane ziyaretinin ardından artık serbestsiniz, eve çıkabilirsiniz. Atelin çıktığını sakın düşünmeyin, çıkmasını bırakın kendisi hala 0 derecede duruyor yani bükemiyorsunuz. Eve çıktınız demek, her gün hastaneye fizik tedaviye gitmeniz demek. Fizik tedavi süreci bu ameliyatın en önemli dönemi aslında. Hareketler gittikçe değişiyor, bağın alışmasını sağlarken kullanmadığınız kasların da güçsüzleşmesini önlüyor. Ameliyattan sonra 1 cm bile kaldıramadığınız bacağınızı kaldırmaya başlıyorsunuz. Bütün o kötü psikoloji içerisinde inanılmaz mutlu olduğunuz anlardan bir tanesi işte. Yaklaşık 1 ay geçtikten sonra doktor 0 derece olan o ateli 15 dereceye getiriyor. İşte o anda aslında 15 derecenin bile ne kadar önemli olduğunu anlayabiliyorsunuz. Bir bacağı dümdüz uzatarak uyumaktan, kırarak uyumaya terfi ediyorsunuz ve inanılmaz mutlusunuz. Sokakta koltuk değnekleriniz ile gezebilir, dolaşabilirsiniz; ancak bunu pek tavsiye etmem. İnsanların gözleri üzerinizde, size bir acımak duygusu ile suratlarını buruşturarak bakıyorlar. Normal zamanda ne olacak ya bakarlarsa baksınlar diyebilirsiniz, ben de derdim; ancak zaten fazlasıyla kötü bir psikoloji içerisinde iken bu bakışlar çok can yakıcı olabiliyor. Benim tavsiyem oturun evinizde =). Günler geçtikçe derece artıyor 45-90 derken 120 ve sonra atel çıkıyor. Yine de kalabalık yerlerde fazla dolaşmayın tam iyileşme olmadan yeniden bir diz dönmesi yaşamak istemezsiniz. 3 ay tamamlandığında günlük aktivitelerinizi sorunsuz bir şekilde yapmaya başlıyorsunuz, doktorunuz size kısa yürüyüşler veriyor. 4 ayda hafif tempolu koşular, daha uzun yürüyüşler derken. 6 ay geçtiğinde iyileşme süreniz yaklaşık olarak tamamlanıyor. Yukarıda söylediğim gibi hastalık yoktur hasta vardır. 5 ayda iyileşmesini tamamlayan da olabilir 8 ayda tamamlayan da; ama ortalama 6 ay sonra iyisinizdir. Dikiş izleri olabildiğince iyileşmiş ve kalıcı izler baş göstermiştir.

ameliyattan 2 gün sonra

Benim tavsiyem eğer sporcu değilseniz, sadece amatör olarak spor yapıyorsanız; dizinizi fazla zorlamayın. Spor yaparken 2li mücadele yaşayabileceğiniz ve ters hareketlere, düşüşlere sebep olacak sporlardan uzak durunuz. Diziniz ne kadar iyi olsa da 6 aydır spor yapmadınız ve bir anda ona fazla yüklenmek istemezsiniz. Ben 6. ayımdan sonra bir pota bulup bol bol şut attım. Günler geçtikçe stoplar, reboundlar derken artık maç yapabilecek tempoya geldim. Doktorunuz ne söylerse söylesin önemli olan sizin ne hissettiğinizdir. Eğer kendinize güvenemiyorsanız sakın zorlamayın zamanla o güvensizliği kıracağınızın garantisini verebilirim.

Bu yazıyı ameliyatımın 1. seneyi devriyesine ithafen yazıyorum. Artık voleybol, tenis ve basketbol oynayabilecek yani ameliyat öncesi hiç bir şey olmayan halime geri döndüm. Geri döndüm evet ama yine de bu durum ameliyat olduğum fikrini kafamdan çıkaramaz. Bu nedenle de bazı pozisyonlarda dizimi istemsiz olarak sakınmam gayet normal. Kim bilir belki bir gün o fikir de kafamdan çıkar gider.


1 Yorum