Gezi ve Fotoğrafçılık – Batu Incecay
Batu Incecay Rotating Header Image

Gezi ve Fotoğrafçılık

Ege Akdeniz Turu 6. (Son) Gün

Günlerin bugün getirdiği baskı zulüm ve kan değil; bir sondur bizim için. Son güne uyanmıştık. Akşam bıraktığımız polis oradaydı kendisine teşekkür edip denize girecek bir yer sorduk, bize bir plaj önerdi. Bu ülkede hala iyi insanlar var. Evet evet hala bir umut var. Polisin bize gösterdiği plajın yolunu tuttuk. Kaş’ın en meşhur iki plajından bir tanesiymiş Büyük Çakıl Plajı.

DSC_0780Kaş’tan Sabaha Karşı Bir Kare

Kahvaltılıklarımızı yanımıza aldık denize girip çıktıktan sonra, sahildeki kayaların üstünde gezinin son kahvaltısını yapacaktı. Deniz sabah saatinin verdiği serinlik ile olabildiğine soğuktu, uykudan eser kalmamıştı. Son gün için oldukça önemli; çünkü durmadan İzmir’e kadar uzun bir yol var ve uyku bu yol için en son isteyeceğim şey. Deniz kenarında son peynir ve peksimetimiz ile kahvaltımızı yaptık. Kaş ve dolayısıyla gezi bizim için burada sona eriyordu. Artık rotamız İzmir’di. Dönüş için gezmeden düm düz bir rotadan İzmir’in yolunu tuttuk. Yol ile ilgili anlatacak bir şey yok.

Ege-Akdeniz Turu’nun tamamı için bir şeyler söylemeden olmaz. Yurdumun güzel sahil şeridinde hala insanların ulaşamadığı güzel yerler var. Umarım onları koruyabiliriz. Gezdiğimiz sahil şeridi boyunca denizler birbiri ile yarışıyordu; ben daha turkuazım, ben daha güzelim diye. Siz siz olun en azından şöyle bir kaç gün ayırıp gezin. Bizim kadar yolu uzatarak, kuş uçmaz kervan geçmez yollardan değil belki de ama mutlaka gezin. Bu şeridi gezip görmediyseniz Ege ve Akdeniz hakkında konuşurken bir durup düşünün. Diyeceksiniz ki diğer taraflar da güzel; eğer oralara güzel diyorsanız bu rotaya kesinlikle aşık olacaksınız. Ahh keşke biraz daha kıymetini bilsek, korusak bu şeridi. Bir gün olacak…

Tur yazılarının sonuncusunu sonlandırırken hiç bir yere gitmeseniz bile en azından Bodrum’a gittiğinizde Gümüşlük’te güneşi batırın ve Muğla Dalyan’da şöyle bir göl sefası yapın, benden size tavsiye.

Not: Yazımın orijinali 13 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ege Akdeniz Turu 5. Gün

Sabah çöp kamyonu sesi ile uyanacağımızı hiç hayal etmemiştik; ancak mutluyuz, belediye iyi çalışıyor. Sabahın kör vaktinde, kimselerin olmadığı, herkesi uyuduğu bir zamanda çöpler toplanıyor; dolayısıyla insanlar bu görüntü kirliliği ile karşılaşmıyor. Bizim gibi arabada uyuyanlara da oh olsun, böyle uyanırsınız işte. Hızlı bir kalkışın ardından hemen Saklıkent’in yolunu tuttuk.

 DSC_0921

Saklıkent

Saklıkent’i mutlaka görmelisiniz. O buz gibi suyuna ayağınızı sokmalı veya en azından elinizi yüzünüzü yıkamalısınız. Benim ameliyatlı dizim nedeniyle kaynağın oraya inip karşıya geçemedik; kaygan taşlar varmış, ancak sizin bir sıkıntınız yoksa mutlaka kaynağa doğru yürümelisiniz. Saklıkent gezisinin ardından nehrin yanındaki kafelerin birine oturduk. Nehrin yanı dedim ama içi demek daha doğru olur. Vaktiniz varsa bir gözleme yiyebilir ya da en azından bir çay içebilirsiniz. Saklıkent sefasından sonra kendimizi Kalkan’da bulduk. Kalkan’ın dik sokaklarında fazla dolaşamadık, kenardan kenardan gezip bol bol fotoğraf çekmeye çalıştık. Denizi gören bir yerde öğlen yemeğinin ardından Kaş’a geçme kararı aldık. Evet, haklısınız programı biraz hızlı çekime almış gibiyiz; ama hayat her zaman sizin istediğiniz gibi gitmiyor. Kaş’a giderken yol üstünde meşhur Kaputaş Plajı’nda* denize girmeden olmaz.

 DSC_0543

Kaputaş Plajı’nın Tepeden Görüntüsü

Yol kenarında sürüsüyle göreceğiniz arabalar arasında hemen kendinize bir yer bulun ve park edin. Aşağıya baktığınızda görüntü sizi korkutacaktır, buraya nasıl ineceğim, haydi indim sonra nasıl çıkacağım demeyin! Mutlaka inin yine müthiş bir deniz sizi bekliyor olacak. Kaç basamak indik hiç bilmiyorum; ama söylediğim gibi buna değdi. Üç saat kadar denizin keyfini çıkardık, bol bol fotoğraf çekildik ve kumların tadını çıkardık. Deniz keyfi güneşin etkisini kaybetmesi ile sona erdi ve son durak gelip çatmıştı. Sonunda Kaş’taydık. Sonunda yerine maalesef desek daha doğru olur. Kaş bize Foça’yı hatırlattı. Foça’yı bilenler iyi bilirler bir vazgeçilmezdir Foça. Kaş’da çarşısı, deniz kıyısındaki kafeleri ve restoranları ile ikinci bir Foça gibi. Geç saatlere kadar dolaştık ve fotoğraf çekildik. Saat geç olduğunda yatacak bir yer bulmak zorundaydık, dolandık dolandık ve sonunda Kaş Belediyesi’nin önünde bir yer bulup park ettik. Koltuklarımızı yatırmış, tam uyuyacakken bir polis yanımıza geldi. Her şeyin bittiğini, yeni bir yer bulacağımızı düşünüyorduk ikimiz de. Polis bize kim olduğumuzu, nerden geldiğimizi, nerde okuduğumuzu sordu. Ağzından çıkacak o cümleyi bekliyorduk: “Burada uyuyamazsınız!”. Ve evet bize sordu “Burada mı uyuyacaksınız?”. Arkadaşımla kısa bir bakışmanın ardından evet yanıtını verdik. Bize verdiği cevap yüreklerimize su serpmişti. “Haberimiz olduktan sonra hiç sorun olmaz. Ben bütün gece buradayım, burada bir şey olmaz camlarınızı biraz daha açabilirsiniz.” İkimiz de şaşırmıştık, kendimizi toparlayıp polise teşekkür ettik. Camları çok fazla açamadık ne olur ne olmaz; ama en güvenli uykularımızdan bir tanesiydi kuşkusuz.

*Bazı kaynaklara göre Kaputaj olarak da adlandırılmaktadır.

Not: Yazımın orijinali 12 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.
 


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ege Akdeniz Turu 4. Gün

Turumuz boyunca her gün erken kalktık; ancak bugün kalkarken daha bir erken daha bir dinçtik. Biliyorduk ki göl ve kano keyfi bizi bekliyordu. Uyanır uyanmaz gölün yolunu tuttuk. Göl, gecenin serinliği ile biraz serinlemiş olsa da oldukça keyifliydi. Göl sefasından sonra; Kral Mezarları karşısında ve göl başında bir kahvaltı bizi bekliyordu. Kahvaltının ardından odamıza döndük. Gitme vakti gelmişti, yollar ve arabamız bizi bekliyordu. Dalyan’dan ayrılmak zor oldu; listenin başında Gümüşlük’ün yanına adını yazdık ve bir gün geri dönmek üzere Dalyan’a veda ettik. Dalyan’dan sonra yol üstünde Göcek’e uğradık. Göcek doğal olarak güzel; ancak bizi pek cezbetmedi. Göcek’te bir kaç fotoğrafın ardından yola devam ettik.

 DSC_0497

Göcek’te Bir Marina

Yollar gitmekle bitmez malum yeni durağımız Fethiye’ydi; ancak biz burda da durmayıp Ölüdeniz’e devam ettik. Öldüneniz etrafında öğlen saati olduğundan bir araba turu yapıp çevre güzelliklerini görmeye çalıştık. Kayaköy’e gitmeye karar verdik. Biraz uzak ve çok rahat bir yol olmasa da terk edilmiş bu taştan köyü görmekte yarar var. Köpek tarafından kovalanıp çeşitli tehlikeler atlatsak; hatta biraz canımız sıkılsa da deniz vakti gelmişti.

 DSC_0656

Kayaköy’den Bir Kare

Hemen Ölüdeniz’in yolunu tuttuk. Bu kadar gelmişken tabii ki Milli Park’a girmeliyiz. Milli Park’ta ve Ölüdeniz’in müthiş turkuaz denizinde 4 saatten fazla süre geçirmişizdir. Biraz taşlık bir kumsalı olsa da muazzam deniz yanında lafı bile olamaz. Milli Park’ın kapanmasına yakın çıktık ve kendimize gece için yer aramaya başladık. Ölüdeniz’in sahil kesimi küçük bir yer: Basitçe ana caddenin ön ve arka tarafı olarak adlandırabiliriz. Ön tarafta Milli Park, çarşısı, bu çarşıda bir çok dükkan, evler ve pansiyonlar var. Arka tarafta ise sadece pansiyonlar ve evler var. Biz kendimize arka tarafta bir yer beğendikten sonra arabayı orada bırakıp sahil kenarında biraz dolandık. Bu sırada güneşi batırmak için ilerlerde güzel bir yer olup olmayacağını düşündük ve tekrar arabaya döndük. Güneşin batışını görebileceğimiz bir yer ararken Ölüdeniz’den uzaklaştığımızı ve bir yer bulamadığımızı fark ettik. Geri dönerken caddenin ön kısmından girip arabayla dolanmaya karar verdik bu sırada denize 200 metre uzaklıkta güzel park edecek bir yer bulunca bu fırsatı kaçırmadık. Arabadan aldığımız sandalyelerimiz ve yemeklerimiz ile deniz kenarında güzel bir akşam yemeğinin ardından internetimize de girebildik. İnsanlardan haber almak ve onlara haber verebilmek günü en önemli saatlerinden bir tanesi bizim için. Haber alıp verme işleminden sonra aydınlıkta bulduğumuz yere doğru yol alırken ara sokaklarda daha güzel bir yer beğendik ve burada uyumaya karar verdik. Ölüdeniz’in keyifli sokaklarından birinde arabamız içinde uykuya daldık.

 DSC_0832

Milli Park Yanındaki Paraşüt İniş Alanı

Not: Yazımın orjinali 11 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ege Akdeniz Turu 3. Gün

3. gün İçmeler’de uyandık. Her gün olduğu günümüze denize girerek başladık. Sabah erken saatte denize girmek bizi dinç tuttuğu kadar, güne mutlu başlamamızı da sağlıyordu. Deniz sefasından sonra olmazsa olmazımız var bir de; denize karşı kahvaltı. Kahvaltı derken sizi aldatmış olmayayım peksimet eşliğinde peynir; yanında deniz manzarası ile emin olun oldukça keyifli. Deniz ve kahvaltı faslımız bittikten sonra yine yola koyulduk. Yol kenarında fotoğraf çekmek için ayrılan bir alanda durduk. Eee gezi boyunca hiç aksilik olmazsa olmaz. Fotoğraf makinası ufak bir kazayı UV filtresini kaybederek de olsa hasarsız atlattı. Bu benim keyfimi kaçırmadı dersem, oldukça büyük bir yalan söylemiş olurum; ancak zamanla sakinleşip kendime geldim. Köyceğiz’e geldiğimizde bir yerde durup göl kenarına gittik. Sahil şeridi oldukça güzel düzenlenmiş, yürüyüş için birebir. Sahil dediysem göl kenarı. Oldukça sessiz, sakin bir yer Köyceğiz; tam kafa dinlemelik.  Biz pek fazla gezme fırsatı bulamadık; ancak kafa dinlemek dışında yapabileceğiniz pek bir şey yok. Göl kenarında bir kaç restoran ve kafe dışında pek oturulabilecek bir şey yok. Köyceğiz’de kısa bir duraklamadan sonra bugünkü asıl amacımız olan Dalyan’ın yolunu tuttuk. Dalyan’a vardığımızda bir gün önceden konuştuğumuz Lindos Pansiyon’un yolunu tuttuk. Pansiyona gelip odamıza yerleştik. Bu sırada pansiyonun göl kenarına geldiğimizde ağzımız açık kaldı. Karşımızda kayalar içine oyulmuş Kral Mezarları tüm heybeti ile o kadar güzeldi ki; ilk düşündüğüm burada yaşlanabileceğim oldu. Göl kenarında ağaçlar arasında bir pansiyon, önünde sakin bir göl ve karşınızda kayalar içinde Kral Mezarları; daha ne istersiniz ki. Öğlen sıcağında göle girmeyelim dedik; ileride deniz varmış. Arabamıza atlayıp denize bakmaya gittik. İztuzu Plajı’na giriş ücretli; ücretli olmasının yanında burası koruma altında, çünkü karetta karettalar için doğal yumurtlama bölgesi. Bu nedenle plaja giriş sabah 8’den akşam 8’e kadar. Biz hakkımızı denizden yana kullanmamaya karar verdik. Pansiyonumuza dönüp odamızda biraz dinlendik ve internete girdik. Malum yatak bulunca hakkını vermek lazım =) Güneş etkisini yitirince göl kenarına indik.

DSC_0145Gölde Kano Keyfi

Saat 5’ten sonra pansiyon ücretsiz kano sağlıyor. Kano ile yaklaşık 2 saat gezindik ve fotoğraf çektik. Göl sefamızın ardından odamıza geçip, kendi imkanımız ile akşam yemeğimizi yedik. Hava kararınca laptoplarımız alıp göl kenarına indiğimizde bizi bir sürpriz daha bekliyordu. Kral Mezarları ışıklandırılmıştı. Gecenin karanlığında göle yansıyan yansımaları ve müthiş güzel ışıklandırılmaları ile Kral Mezarları kesinlikle görmeye değer. Yazıyı çok uzatmayayım malum bu gece yatak var, gezinin ilk ve son yatağı olabilir; bu nedenle hakkını vermek gerekir.

DSC_0397Gece Işıklandırılan Kral Mezarları

Bu gün için size naçizane tavsiyem Dalyan’ı görmelisiniz. Göl kenarında doğayla baş başa kafanızı dinleyeceğiniz, kendinizi bulacağınız muazzam bir yer Dalyan. 5 yıldızlı bir otel konforunu bulmak için değil ama gidebileceğiniz en iyi pansiyonlar kesinlikle Dalyan’da.

Not: Yazımın orjinali 10 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ege Akdeniz Turu 2. Gün

2. gün yazımı neden gününde yazmadığımı sorarsanız hemen cevaplayayım hiç ama hiç halim yoktu.

Yolun zorluklarını anlatmadan sabahı anlatmakta yarar var. Sabah Gümüşlük’te uyandık. Tavşan Adası’nın karşısında, Gümüşlük sahilinde belediyenin şemsiye ve şenzlongları var. Ücretsiz, gerçi sabah saat 8 olduğundan pek şemsiyeye ihtiyacımız olmadı; ama şezlong üstünde kahvaltımızı yaptık. Tavşan Adası’nda kazı çalışmaları olduğu için adaya gidemedik; ama denizi oldukça güzeldi. Kazı olmadığı zamanlarda belinize kadar su içerisinde yürüyerek ve tabii ki isterseniz yüzerek adaya gidebiliyorsunuz. Kim bilir belki kazı çalışmaları bittikten sonra Tavşan Adası’na girişler ücretli olabilir. Deniz sefamız bittikten sonra yola çıktık. Bodrum’a Türkbükü, Yalıkavak tarafından gittik. Yol üstünde arabadan inip fotoğraf çekecek yerler mevcut, bunun dışında tarihi değirmenler de hemen yol kenarında; arabanın içerisinden bile fotoğraflarını çekebilirsiniz.

Gelelim Bodrum-Marmaris yoluna. Öyle bir yolculuk yaptık ki; düşman başına. Yok yok haksızlık etmeyeyim o kadar da kötü değildi. Sadece biraz uzun ve virajlıydı. Bodrum’dan sonraki durağımız Akyaka olacaktı. Akyaka’ya Milas üzerinden yani insani yollardan gitmeyip sahil şeridini gezelim dediğimiz için çektik bu kadar acıyı. İlk durağımız Mumcular oldu. Mumcular’dan zar zor aldığımız yol tarifleri sonucunda Çökertmeye vardık. Çökertme öyle büyük bir yer değil deniz kenarında, lüks yelkenliler yanında uzanan 300 metrelik bir sahil kasabası Çökertme.

DSC_0549Bozuk bir orman yolu

Çökertme’den çıktıktan sonra bitmek bilmeyen dağ yolları ile Ören’e geçtik. Yolların kötülüğü hakkında konuşmayacağım, konuşursam susmam. Yollar kötü olsa da manzaranın muhteşem olduğunu söylemeden geçmemeyim. Sırf o manzara için bu yol kesinlikle çekilir. Dalgaların kayaları çarparak kırılması ve Yağmur Ormanlarını andıran, Türkiye’deki büyük şehirlerde görmediğim kadar yeşil bir tabiat. Yol boyunca kaç defa durup fotoğraf çektiğimizi hatırlamıyorum bile. Yol üstünde bir yer var ki; tüm yorgunluğumuzu atmamızı sağladı: Akbükü. Akbükü, doğal koruma altında ve giriş ücretli; ancak çok cüzzi bir ücret. Ben konuşmayayım isterseniz. Fotoğraf size her şeyi anlatacaktır.

DSC_0691_1Turkuazın hakkını veren denizi ve uzun sahil şeridiyle Akbükü

Bu yol sonunda Akyaka’ya ulaştık. Akyaka beklediğimiz gibi değildi. Burada kalmamaya karar verdik. Yoldan geçenlere Gökova’yı sorduk. Malum adı duyulmuş bir yer. Çocuklar abi orası köy, tahmin ettiğiniz gibi bir yer değil, her şey burada dediklerinde; kendimizi gülmekten alıkoyamadık. Birer soğuk içecek içip Marmaris’in yolunu tutmaya karar verdik. Bu nedenle gezimiz 1 gün kısalacaktı ama olsun.

DSC_0829Marmaris’ten bir akşamüstü manzarası

Marmaris’te karnımızı bir güzel doyurup, tatlılarımızı yedik. Tatlı olmazsa olmazımız neden mi? Çünkü internet var =) Tatlı yerken bir sonraki günü de planını yaptık. Dalyan’da bir pansiyonda kalacaktık; bir kaç telefon konuşmasının ardından yerimizi ayarladık. Unutmadan söyleyeyim sadece 1 gün için pansiyonlar rezervasyon yapmıyor. Eğer Dalyan’da bir günlüğüne kalacaksanız buna dikkat edin. İnternet olmasına rağmen o kadar yorgundum ki günü anlatacak güç bulamadım. Gece İçmeler tarafında kendimize kalacak yer aradık. Arabayı sakin ve ışık almayan bir yere çektikten sonra 2. günü de bitirmiş olduk.

2. günden size önerim Akyaka ve Gökova’ya gitmeyin. Görmeniz gereken pek bir şey yok. Bunun yerine Bodrum, Gümüşlük’te daha fazla kalın veya hemen Marmaris’e geçin. Benden size günün tavsiyesi budur =)

Not: Yazımın orjinali 10 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Ege Akdeniz Turu 1. Gün

Mevsim yaz olunca insan tatil yapmak istiyor tabi; ben de Bodrum, Kaş tarafını hiç görmemiştim. Sadece küçükken Fethiye, Marmaris’e gitmişim ama bir şey hatırlıyorum dersem yalan olur. Bu nedenle turumuzu bu güzargahta yapmaya karar verdik.

Sabah biraz geç bir başlangıçtan sonra Kuşadası üzerinden Söke’ye geçtik. Kuşadası üzerinden dedim ama hemen düzelteyim Kuşadası içinden. Sağ olsun navigasyon cihazımız bizi ana yoldan götürmek yerine Kuşadası sahilini dolaştırdı. Sonuçta amacımız gezmek olduğundan buna pek takılmadık. Söke’den sonraki durağımız denize girmek için Didim’di. Geç uyanmamız sebebi ile biraz geç kalınca deniz sefamız da kısa sürdü. Altınkum’da denize girene kadar 1 saat kadar dolaşıp üstümüzü değiştirebileceğimiz bir yer aradık. Uzunca uğraş sonunda bir sokak kenarında üstümüzü değiştirip denizin yolunu tuttuk. Pazartesi olmasına rağmen oldukça kalabalık bir denizdi. Hem sıcaktan hem de kalabalıktan fazla kalmadık. Deniz işini tamamladıktan sonra 3. plajın yolunu tutup fotoğraf çekildik.

DSC_0183

Didim semalarındaki görevimizi tamamladıktan sonra sıradaki durak Bodrum’du. Bodrum yolu malum görülesi bir yol. Önce Bafa Gölü karşılıyor sizi. Yol, çalışma nedeniyle biraz kötü çoğu yerde tek şerit; ama kendinize bir yer bulup durabilir ve Bafa’nın fotoğraflarını çekebilirsiniz. Bodrum’a Milas üzerinden geçerken Milas sokaklarında durup konserve barbun pilaki ile karnımızı bir güzel doyurduk. Malum aç ayı oynamaz =) Milas’da yemek yemek için ara sokaklarda dolaşırken o güzel tarihi evlerini de şans eseri gördük. Programımızda yoktu; ancak gidilirse mutlaka görülmesi gereken yol üstü duraklarından bir tanesi Milas. Milas üzerinden asıl hedefimiz olan Bodrum’a ulaştık. Bodrum’da büyük bir kalabalık ve trafik bekliyordum, ama beklediğimi bulamadım. Tabii ki in ve cinin top attığını söyleyemem ama akın akın insanlar da yoktu. Güneşin tepeden biraz inmesi ve esintinin başlaması için bir kafede oturup bir şeyler içtik. Baktık hava serinlemiş kendimizi hemen Bodrum sokaklarına attık. Merkezi gezip Kale’ye gittik. Bol bol fotoğraf çekildik.

DSC_0244

Kaleden bir kaç hediyelik aldık. Bale festivali daha başlamadığından izleme şansımız olmadı; ama moralleri bozmadık. Güneşi batırmak için uç tarafa Gümüşlük’e doğru yola çıktık. Gümüşlük’ü biraz geçtikten sonra kendimize tepede bir yer bulup yerleştik. Sandalyelerimizi çıkartıp güneşi batışına karşı konserve fasulye pilaki keyfi yaptık. Eee fotoğraf çekmeden olmaz tabi.
DSC_0324

Gümüşlük Klasik Müzik Festivali’nin olduğu alana park edip, konser alanına bir göz attık. Malesef fazla küçük ve sıkışık bir yer. Bu nedenle biz oradan biraz daha yürüyüp Gümüşlük sahiline vardık. Yolunuz buraya düşerse kesinlikle uğramanız gereken bir mekana rastladık. Masaları denize 30 santim ile 4 metre arasında değişen dalga sesleri arasında arkadan gelen hafif müziğin insanı dinlendirdiği ve fiyatları da çok uygun olan bir mekan burası. Az kalsın adını unutuyordum: Jazz Cafe. Yolunuz buraya düşerse mutlaka gelmelisiniz; eğer yolunuz düşmüyorsa da mutlaka yolunuzu buraya düşürmelisiniz.

Birinci günün son durağı burasıydı bizim için; buradan sonra arabaya binip koltuklarımızı yatıracak ve güneşin doğmasını bekleyeceğiz tabii ki uyuyarak. Yarın yine keyifli bir yolculuk bizleri bekliyor olacak. İkinci günde görüşmek üzere.

Not: Yazımın orjinali 8 Ağustos 2011 tarihinde eski bloğum olan gencvekaygisizdik.blogspot.com.tr adresinde yayınlanmıştır.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Kışın Amerika

Bundan 5 yıl önce Amerika’ya çalışmak için gitmiş ve New York’u santim santim gezmiştim. Bugüne kadar neden hiç bu seyahatimi yazmadım? Gerçekten güzel bir soru. Sanırım bir ara bulduğumda arşivden fotoğrafları çıkartıp bir yazı dizisine başlamakta yarar var. Bu yazımda ise bu kış (2014 kışı) Amerika seyahatinde yaşadıklarımı anlatmaya çalışacağım.

Amerika’ya Mart’ta gittiğimi söylediğimde ilk itirazın Mart kış değil ki olacağını biliyorum; ancak gerçekten kıştı. İnanmayan araştırabilir. 2014 yılı New York’un en soğuk geçen kışlarından biriydi ve muhtemelen küresel ısınmanın (ya da soğumanın) etkisi ile Mart ayı bile oldukça soğuk geçti. Biz New York’ta iken hava sıcaklığı ortalama -5 derece ve her taraf karlıydı. Hatta kar fırtınası nedeniyle San Jose uçuşumuz iptal edildi ve ufak bir çilenin ardından ertesi gün uçabildik.

Gelelim kışın New York’a… Ben yazını da görmüş biri olarak; tavsiyem New York’u yazın gezmeniz. Şahsi görüşüm kışın New York’un en güzel yanı Central Park. Yürüyüş yolları temizlenmiş; ancak etrafta çok güzel beyaz bir örtü var. Fotoğraflarda da görülebileceği gibi Central Park içindeki göl donmuş. Muhteşem bir kar manzarası ile biraz üşüyüp titreyerek Central Park’ta dolaşmak oldukça keyifli. CentralPark Kışın New York’ta olmanın diğer bir zor yanı da müze gezmek. Müzelerin içi oldukça sıcak; ancak siz dışarda titrememek için kat kat giyinmişsiniz, müzeye giriyorsunuz ve mecburen üstünüzdekileri çıkartacaksınız. Bu durumda da elleriniz dolu olduğundan hem terliyor, hem gezemiyor hem de çok zor fotoğraf çekebiliyorsunuz. Empire State’in üstüne çıkmayı hayal bile etmeyin; çünkü yaz sıcağında bile tepesi 5 derecelerde oluyor! Bu kadar anlattım hava soğuk, etraf karlı diye; ancak bir gözlemimizi de belirmeliyiz. Sadece Central Park’ta değil şehrin her yerinde kısa şort ve tayt üstü kar kulaklığı ile koşan insanlar görmek mümkün. Sanırım spor aşkı böyle bir şey.

New York’ta iki gün kalıp eğitim için San Jose’ye uçmamız gerekiyordu; ancak Amerika’da iç hatlar uçmanın bir işkence olduğunu duymuştum. Gerçekten de öyle oldu. Diyeceksiniz ki kar fırtınası var insanlar ne yapsın. Sorun fırtına değil; insanların size yaklaşımları ve davranışları. Neyse ki vardiya değişimi sonrası daha sıcak bir personel bize havayolu firması tarafından karşılanmak üzere kalacak yer ayarladı. Bir gece konaklamamızın ardından tam bir gün gecikme ile San Jose’ye inebildik. San Jose’ye geç varmak San Francisco için ayırdığımız bir güne mal olsa da yapacak bir şey yoktu.

Bu kadar kar fırtınasının ardından San Jose’ye indikten sonra hiç beklemediğimiz bir hava bizi karşıladı. Dile kolay uçak ile altı saat yGolden Gateol geldik ve tam bir bahar havası var. New York’ta kat kat palto ile gezerken San Jose’de yarım kollular ile gezip eğitime katıldık. Silikon vadisi oldukça yeşil ve sessiz bir yer. O kadar işyerinin kalabalığı ve telaşını beklerken biz oldukça şaşırdık. Öğlen restoranlar biraz kalabalık, akşam da San Francisco yolu bizim köprü trafiği gibi =) Eee buraya kadar gelmişken San Francisco’ya gitmeden olmaz. San Francisco’ya eğitim ve trafik nedeniyle hava karardıktan sonra gidebildik. Gezmeye pek vaktimiz olmadığından tavsiye ile Pier 39’a geldik. Pier 39’daki dükkanları dolaşıp orada yemek yedik. Ardından da karanlıkta Alcatraz manzarasıarabacık eşliğinde (bize göre) denizaslanlarının seslerini dinledik. San Francisco’nun o meşhur engebeli sokaklarında arabacığımız ile dolaşıp Golden Gate köprüsünden geçtik. Golden Gate’i gündüz görüp fotoğraf çektirmeye vaktimiz olmadı; ancak köprü gece de oldukça keyifliydi.

Kışın Amerika notlarım bu şekilde. Karda Central Park ve hangi mevsim olursa olsun Golden Gate Köprüsünü görmekte yarar var. Son olarak dönüşümüz Los Angeles’tan olduğundan San Jose-Los Angeles arasında o meşhur dağdaki Hollywood yazısını görebildik. Bakalım siz görebilecek misiniz =)Hollywood

 


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı

Malatya Seyahati

Şubat ortasında Malatya’ya gidiyor olduğum için herkesten duyduğum cümle “aman sıkı giyin” idi. Bu nedenle de valizimi fazlasıyla kazakla doldurdum. Hamallık etmişim. Malatya’da geçirdiğim dört gün boyunca hava, Malatya’ya gelmeden önce İzmir’de olandan daha güzeldi. Dönmeme yakın biraz yağmur yağsa da güzel bir bahar yağmurundan öteye geçmedi. Kabul etmeliyim ki gecenin ilerleyen saatlerinde hava biraz soğuk oluyor; bu durumda da bir battaniye çektiniz mi üstünüze tamamdır.

Mevsim kış olduğundan çevre yerlere gitme şansım pek olmadı. Bu nedenle gezip gördüklerim merkezden. Malatya’ya gelmeden önce Vedat Milor’un NTV’de yayınlanan programını izleyip nerede ne yeneceğini öğrenmekte yarar var. Ben gelmeden listemi çıkartıp yanıma almıştım. Şüphesiz hepsine gitme şansım olmadı ama naçizane gittiklerim hakkında yorum yapmaya çalışacağım. Sadece yemek değil tabii ki gezdiğim gördüğüm yerleri de anlatmaya çalışacağım.

Güzel bir kahvaltı için maalesef Keban Barajı tarafına gidemedim; ama merkezde de güzel yerler yok değil. Güzel yerden beklentiniz öyle yöresel bir kahvaltı değilse kanal boyunda birçok kafe var. Zevkinize göre bir tanesine oturup güzel bir kahvaltı yapabilirsiniz. Kanal boyunun devamında bir şelale varmış; ancak yenileme çalışmaları nedeniyle kapalıydı. Açıldığında görmek isterim. Kanal boyundan yürüyerek çarşıya inmeden önce kanal boyundaki kafeleri sadece kahvaltı için değil güzel bir akşamüstü oturması için de tercih edebileceğinizi hatırlatmak isterim. Kanal boyu ile çarşı arasında Beş Konaklar var. Bendeki şans nedeniyle orada da yenileme çalışmaları vardı. Yine de yenileme çalışması tamamlanmış olan konakların birindeki restoranda yöresel yemekleri tadabilirsiniz. Benim deneme şansım olmadığı için maalesef yemekler hakkında bir yorum yapamayacağım. Restoranın yanında turist bilgi merkezi olarak da çalışan bir müze var. Ücretsiz gezebileceğiniz bu müzede Beş Konaklarda kullanılmış eski araçları, dönemin kıyafetlerini ve aksesuarlarını görebilirsiniz.

Çarşıya geldiğinizde İnönü Meydanı’nın altındaki kapalı çarşıyı gezmenizi öneririm. Normal bir çarşıdan pek bir farkı olmasa da İstanbul’daki Kapalıçarşı’yı bile gezmemiş birisi olarak benim için oldukça keyifliydi. Çarşıdan aşağıya doğru (orası aşağı olmayabilir ama olsun) indiğinizde Bakırcılar Çarşı’sı sizi karşılıyor. Bence o çarşıyı mutlaka gezmelisiniz. Gezmek derken öyle biblo veya aksesuar göreceğinizi umuyorsanız yanılıyorsunuz. Orada verilen emeği, yaptıkları işi izlemenizi öneririm. Benim önerim 15-20 dakikanızı ayırıp bir dükkanın karşısına geçmeniz ve oradaki ustanın emeğini seyretmeniz. Gerçek bir sabır ve emek işi. Bakırcılar çarşısı denilince Öz Güngör Kebap Salonu’na uğramazsanız çok şey kaybedersiniz. Vedat Milor’un programında görmesem belki Bakırcılar Çarşısı’nın ortasındaki o kebapçıya asla girmezdim; ama iyi ki Vedat Milor’u izlemişim. Fiyatlarının son derece uygun olması bir kenara hayatımda yediğim en güzel kebaptı. Kebabı 1.5 söylemeyi ve yanında da ayran istemeyi sakın unutmayın. Bakırcılar Çarşısı’ndan çıktığınızda karşınıza bir çok kayısı dükkanı gelecek. Döneceğinizi yere buradan kayısı almayı sakın unutmayın. Aman dikkat! Bir esnafa kayısı dükkanlarını sorarken verdiği nasihati aynen ileteyim. “Buradan olmadığını anlayınca fiyatı biraz fazla söylerler. Sakın ilk söyledikleri fiyata alma. Mutlaka pazarlık yap.” Bakırcıları gördük, yemeğimizi yedik, kayısılarımızı da aldığımıza göre geriye son bir şey kaldı: Tatlı. Kayısı dükkanlarının devamında bir çok tatlı dükkanı göreceksiniz. O tatlı dükkanlarının bir tanesine girip yassı kadayıf denemenizi öneririm. Yine de siz sadece yassı kadayıf ile yetinmeyin, gözününüz beğendiğini deneyin. Benden söylemesi!

Malatya’ya geldiyseniz dolma yemeden olmaz. Öyle zeytinyağlı biber dolması değil; Bumbar Dolması (bazı kaynaklara göre Mumbar dolması). Bağırsak olduğu için doldurması oldukça zor ve işte tam da bu nedenle çok değerli bir yemek. Bumbar’ın yanında Şırdan Dolmasını (bazı kaynaklara göre Şirdan veya Şirden) da denemenizi öneririm. Benim için biraz karabiberi fazla olsa da Bumbar ve Şırdan’ın bulgur ile birlikteliği tadılmaya değer.

Yedim, içtim az da olsa gezdim. Daha güzel havalarda tekrar görüşmek üzere Malatya… Umarım biraz olsun sizin de yiyeceklerinize ve gezmenize katkım olabilmiştir.


Bu Yazıya Henüz Yorum Yapılmadı