Batu Incecay Rotating Header Image

Mart, 2013:

20. İzmir Caz Festivali

Geçirdiğim sanat dolu bir haftanın üzerine, 20. İzmir Caz Festivali 4 Mart tarihinde başladı. Hollanda Kraliyeti, Avusturya Kültür Ofisi, Amerika Birleşik Devletler Elçiliği, Polonya Cumhuriyeti Konsolosluğu ve Başkonsolosluğu, Goethe Enstitü, Fransız Enstitüsü ve İtalya Konsolosluğu gibi birçok yapancı ortak ile düzenlenen 20. İzmir Caz Festivali 20 Mart tarihindeki kapanış konseri ile sona erdi.

Festival kapsamında oldukça güzel konserler vardı. 8 Şubat tarihinde satışa çıkan kombine biletler ve indirimli biletler kısa sürede tükenmiş. Önümüzdeki yıllar için en büyük temennim kombine bilet sayıları ile indirimli bilet sayılarının arttırılması. Tabii önümüzdeki yıl ben öğrenci olmayabilirim; ama olsun. Öğrenci arkadaşlarımız bu biletlerden yararlansın. Ufak bir eleştiri bölümünün ardından gelelim konserlere.

Açılış konseri için Kerem Görsev olduğundan konser biletleri hemen tükenmişti. Bu 13 Mart tarihindeki Pablo Held Trio ve kapanış konseri olan Mauro Grossi Quintet konserlerine bilet aldık. Pablo Held Trio konseri Goethe Enstitü tarafından düzenlendi. Konser Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi’nin Küçük Salon’unda yapıldı. Konser 243 kişilik küçük salonda olmasına rağmen ilgi çok fazla değildi ve salon dolmadı. Fırsatı olup da gelmeyenlerin çok şey kaçırdığını söylemeliyim. Özellikle trionun davulcusu Jonas Burgwinkel bizi büyüledi. Piyanist ve basçıya da haksızlık etmeyelim; ancak davulcu kesinlikle muazzamdı. Burgwinkel çalarken tamamen parçanın içine girmesinin yanı sıra tüm izleyenleri de havaya sokarak ritmi içimizde hissetmemizi sağladı. Fırsatınız olursa internetten videolarını izlemenizi tavsiye ederim.

Gelelim kapanış konserine. Kapanış konseri Ahmed Adnan Saygun Sanat Merkezi Büyük Salon’daydı. Sanırım bu salonunda büyük bir kısmının boş kaldığını söylememe gerek yok. Kapanış konseri olan Mauro Grossi Quintet konseri İtalya Konsolosluğu tarafından düzenlendi. Konser Pablo Held Trio konserindeki hızlı tempoya karşın oldukça sakindi. Burada da vokalist Claudia Tellini’nin hakkını vermek lazım. Müthiş sesi ile bu konserde bizi büyüleyen isim oldu. Eserler tüm gruba eşit olarak dağıtıldığından piyano, kontrbas, perküsyon ve klarnet (bazen basklarnet ve alto saksafon) seslerini eşit olarak alabildik. Küçük-büyük birçok grupta en az alınan ses olan kontrbas sesini bile en az diğer enstrümanlar kadar alabildik. Bu da gruptaki müthiş paylaşımın en büyük göstergelerinden biriydi. Bu noktada gruba ismini veren piyanist Mauro Grossi’nin hakkını vermek lazım. Oldukça başarılı bir ekibi bir araya getirerek müthiş bir uyum yakalamış. Kendisi hakkında biraz araştırma yaptığımda Mauro Grossi İtalya’nın en iyi caz öğretmenleri arasında kendisine yer alıyor. Eee kapanış konserine de bu yakışırdı. Güzel bir kapanış konseri ile 20. İzmir Caz Festivali sona erdi.

Organizatörlere bu kadar iyi grubu bir araya getirdikleri için teşekkür ederken birkaç not da iletmek isterim. Açılış ve kapanış konseri dışındaki konserlerin biletleri 25tl uygun gibi görülse de 243 kişilik salonu bile dolduramadığımızı gördüğümde fiyatların tekrar gözden geçirilmesinde yarar olabilir. Final konseri için de gördüğüm kadarı ile 100 ve 50 tl’lik biletlerin birçoğu boş kaldı (ben boş olan 6-7 sıra sayabildim.). Bu festivalde var mıydı bilemem; ama genel bir sorundan da çok kısa söz edeyim. Özellikle açılış ve kapanış konserlerinde davetiyeli olarak ayrılan yerler olur. Bu biletler de çeşitli kurumlara ve kişilere dağıtılır. Buraya kadar her şey normal; ancak davetiyelerin dağıtıldığı insanlar da düşünülmeli. Örneğin o kişi seyahatte olabilir veya başka bir toplantısı olabilir. Tam da bu nedenle davetiye sayısı son derece iyi ayarlanmalı. Çünkü bir konsere bilet kalmamışken salonda 100 kişiye yakın belki daha fazla boş yer kalması pek de hoş olmuyor.

Her şey bir yana 20. İzmir Caz Festivali oldukça keyifliydi. Kişisel olarak tadı damağımda kaldı. Önümüzdeki yıllarda cazın daha fazla kişiye ulaşabilmesi dileğiyle…

Dali Zodyak Sergisi

Sanat dolu bir haftada gezdiğim Dali Zodyak sergi yazısını sergiden bazı fotoğraflar ile ayrı yazmak istedim. Sanat dolu bir hafta ile ilgili bir operet, bir sahne kantatı ve bir bale gösterisini anlatan önceki yazıma buradan ulaşabilirsiniz.

Salvador Dali İzmir’de… Bu ilanı ilk gördüğümde çok sevinmiştim. New York’ta birkaç tablosunu canlı olarak görme şerefine erişmiş ve çok mutlu olmuştum. İzmir’de de aynı duyguyu yaşayacağımı umuyordum; ama pek olamadım. Tablolarına söyleyecek bir sözüm yok tabii ki; ama sergi fazlası ile özensiz hazırlanmış.

Giriş katında Dali fotoğrafları bölümü var. Fotoğraflar oldukça keyifli; ama fotoğraflar hakkında bir bilgi maalesef yok. Fotoğrafı kim çekmiş, nerde çekilmiş, hangi tarihte çekilmiş… Hiçbir şey yok! Sergi anlayışına ya da benim sergi anlayışıma fazlası ile ters düşüyor. Giriş katındaki diğer bir bölümünde her burç tablosu hakkında açıklamalar var. Peki, bu açıklamaları kim yaptı? Genel bir burç yorumu olsa bile elbet birisi yazmıştır ya da bir kaynaktan alındıysa hangi tarihten nereden alındı? Sorulacak çok soru var ama hiç cevap yok.

Gelelim alt kattaki tablolara. Tablolara söyleyecek söz yok “Ben sürrealizmin ta kendisiyim” diyen Dali, bu sözünün hakkını sonuna kadar veriyor. Maalesef bu güzel tablolar ile ilgili bilgi de mevcut değil! Tabloların tarihleri yok, yapıldığı yer ile ilgili bilgi yok (her müze ve sergide bu bilgi olmayabilir) ve belki de en önemlisi varsa esere yapanın verdiği isim bilgisi yok. Tüm bu yokluklarda sadece tabloları yan yana koymuşlar gibi bir hava oluşuyor maalesef. Keşke biraz daha özenli olunsaydı; böylece biz de eserleri daha iyi yaşayabilirdik.

Sergiyi bitirirken şunu da söylemekte yarar var; Dali’nin en meşhur tablolarını bekleyerek gidiyorsanız hayal kırıklığına uğrayacağınıza şüphe yok. Yine de gidin, görün demeyi çok isterdim; ama maalesef serginin süresi sona erdi. Bir dahakine diyelim.

Son olarak sergiden iki kare:

Sanat Dolu Bir Hafta

Geçtiğimiz bir hafta boyunca sanata doydum. Bir operet, bir sahne kantatı, bir resim sergisi ve bir bale geçen haftanın en kısa özeti. Tabii ki sadece bir cümle ile olmaz gelin bir bakalım.

[Çingene Baron (Operet)]

Hafta Çingene Baron operetinin sezon sonu temsili ile başladı. Eser, Johann Strauss II yani oğul Strauss tarafından bestelenmiştir. Eserin sahnelenmesi hakkındaki düşüncelerimden önce kısaca eseri anlatmamda yarar var. <Eser Özeti Başlangıcı> Eser Osmanlı İmparatorluğuna bağlı bir Macar köyünde geçmektedir. İlk perdede köy topraklarının sahibinin oğlu Barinkay o topraklara geri döner. Burada kendi topraklarını gasp etmiş sucuk üreticisi Zsupan ile tanışır. Zsupan’ın çok güzel bir kızı olduğunu öğrenince kıza talip olur. Zsupan’ın kızı Arsena mürebbiyesinin oğlu Ottokar’ı sevdiği için her talibine bir bahane bulmaktadır. Barinkay için de bir baron olmadan evlenmem diyerek onu baron olmaya yollar. Bu sırada çingeneler Barinkay’ı kendilerine voyvoda yaparlar. Bu sırada da Barinkay bir çingene kızı olan Saffi ile evlenmeye karar verir. İkinci perde de Barinkay babasının ona bıraktığı gizli hazineyi bulur. Bu sırada eyalet valisi Kont Homoney gelir. Getirdiği şaraptan içenler gönüllü olarak askere yazılacaktır. Zsupan ve Ottokar bunu bilmeden şaraptan içerler. Bu sırada Barinkay Saffi’nin bir çingene kızı değil, bir Türk Paşasının kızı olduğunu öğrenir ve o da kendi isteği ile şaraptan içerek askere katılmaya karar verir. Üçüncü ve son perdede askere gidenler döner. Barinkay savaştan son derece başarılı deldiği için baron unvanı ile ödüllendirilir. Zsupan bundan yararlanıp onu kızı ile evlendirmek istese de o Saffi’den vazgeçmez. <Eser Özeti Sonu> Kısaca opereti anlatmaya çalıştım. Eser, İzmir Devlet Opera ve Balesi tarafından da son derece başarılı bir şekilde sahneye kondu. Hatta sezonun son temsili olmasına rağmen performanslar oldukça üst düzeydeydi. Opera kadrosuna danslarda eşlik eden bale kadrosu oldukça başarılıydı.

[Muhteşem Süleyman (Sahne Kantatı)]

Haftanın ikinci etkinliği Muhteşem Süleyman sahne kantatıydı. Sahne kantatı, kahramanlık ve din konularında yazılıp bestelenen orkestra ile çalınan şiir anlamına gelmektedir. Bir çok yerde opera ile eş anlamlı olarak da kullanılır. Etimolojiyi bir kenara bırakmak gerekirse Muhteşem Süleyman 15 Ocak 2013’te Dünya Prömiyeri İzmir Devlet Opera ve Balesi’nde yapılarak seyirciyle buluşmuştur. Konusu hakkında pek bir şey söylememe gerek olmasa da eser; I. Selim’in küçük yaşta ölmeyen tek erkek çocuğunun (I. Süleyman) doğması ile başlayıp I. Süleyman’ın ölümüne kadar olan dönemi konu almaktadır. Eserin sahneye konması ile ilgili naçizane düşüncelerimi anlatmaya çalışacağım. Eserin müziklerini çok beğendim. Birçok yabancı opera ve müzikalden çok daha başarılı. Ney, kanun gibi dünya orkestralarında yeri olmayan enstrümanları bir kenara koyuyorum. Onları bu kıyaslamaya katmak adil bir değerlendirme olmaz. Yerli eserlerde benim en sevdiğim yan vurmalı çalgılara fazlası ile önem verilmesi. Dünyadaki diğer eserlere bakıldığında mutlaka istisnaları vardır ancak vurmalı çalgılar eserde birinci planda olmaz; Muhteşem Süleyman’da ise bunun tam tersi bir durum söz konusu. Tabii ki orkestra bir bütünlük içinde olmalıdır, buna benim de bir itirazım yok; ancak baskın ses olarak vurmalılar kesinlikle muhteşem oluyor. Timpani, davul ve marimba benim en sevdiklerim olduğundan onlar olunca ayrı bir keyiflenmiyor değilim. Yerli eserlerde sadece Muhteşem Süleyman’da değil Ulvi Cemal Erkin eserlerinde de bunu görmek mümkündür. Eğer dinlemediyseniz Ulvi Cemal Erkin’in köçekçe eserini mutlaka dinlemenizi öneririm. Bu ufak nottan sonra Muhteşem Süleyman’a geri dönmek gerekirse eserin sözlü kısımları beni pek mutlu etmedi; hatta acaba sadece müzik olsa daha güzel olmaz mı diye düşünmedim değil. Özellikle bayan opera sanatçılarının bölümleri beni fazlası ile rahatsız etti demek zorundayım. Bunda tekrar edilmiş sözlerin çok fazla olmasının büyük etkisi olduğunu düşünüyorum. Başta da söylediğim gibi bu eser bir sahne kantatı olduğundan ve çıkış noktası şiir olduğundan tekrarların olmasına normal diyerek eleştirimi burada sonlandırayım. Her şeye rağmen sadece müzikleri için bile görülmesi gereken bir eser. Olur da o müziklerin cdsi çıkarsa sakın ola ki kaçırmayın.

[Giselle (Bale)]

Sanat haftasının finali Giselle balesi ile muhteşemdi. Bu sanat haftası bu kadar muhteşem tamamlanmasaydı belki bu yazıları yazmazdım; ama Giselle’i izledikten sonra mutlaka yazmalıyım dedim. İzlenimlerimi anlatmadan önce bir üzüntüyü paylaşmalıyım. Eser başlamadan önce İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin başkoreografı Serhat Nüfusçu perdenin arasına sahneye çıktı. Bugüne kadar hiç görmediğim bir sahneydi. Şaşkınlık Serhat Nüfusçu’nun duyurusunun ardından yerini hüzne bıraktı. İzmir Devlet Opera ve Balesi Kurucu Müdürü rejisör Necdet Aydın vefat etmişti. Eser öncesi kendisi için bir dakikalık saygı duruşunun ardından eser başladı. Ben de buradan Necdet Aydın’a Allah’tan rahmet diliyorum. Tüm sanat camiasının başı sağ olsun. Bu ufak üzüntüden sonra eserin muhteşemliğine geri dönelim. İki perde olan bu eserde ilk perdede Giselle ile Albrecht’in aşkını anlatırken perde sonuna doğru Giselle, Albrecht’in ikiyüzlü olduğunu öğrenerek aklını kaçırır ve ölür. İkinci perdede ise Albrecht, Giselle’in mezarına çiçekler getirir ve bu sırada Wili adı verilen gelin olmadan ölen nişanlı kız ruhları onu ölünceye kadar dans etmeye mahkum ederler. Giselle ile sabaha kadar dans eden Albrecht sabaha kadar dayanmayı başarır. Güneşin doğması ile Wililer ortadan kaybolur ve Albrecht ölmeden kurtulur. İlk perdedeki renklilik ile ikinci perdede ki siyah-beyaz muhteşem iki farklı eseri bir arada izleme imkanı sağlıyor. Danslar muazzam. Eser ise o kadar başarılı yazılmış ki bir balerinden edindiğim bilgileri size de aktarmak isterim. Her karakterin ayrı bir melodisi varmış. Gerçekten de öyle. Seyirci sahneyi görmeden bile o an kimin sahnede olduğunu anlayabiliyor. Ne kadar zekice düşünülmüş bir detay. Bunu söylemek tabii ki bana düşmez ama Adolphe Adam son derece başarılı bir esere imza atmış. Eserin güzelliğinin yanında İzmir Devlet Opera ve Balesi de son derece güzel hazırlanmış bu eser için. Kıyafetler tam bir görsel şölendi. İlk yarıdaki renk cümbüşü ve uyum son derece başarılıydı. Özellikle Köy Pas De Deux’sündeki (pa de dü) kıyafetler hayranlık uyandırıcıydı. İkinci yarı tütüler sadece beyaz olsa da zarif detaylar ile süslenmişti. İzmir Devlet Opera ve Balesi’nin balerin ve baletlerine söylenecek hiçbir söz yok, orkestranın başarısı ve orkestra-dansçı uyumu da kusursuz olduğuna göre geriye bir şey kalmıyor. Şüphesiz bu haftanın en güzeli ve en mükemmeliydi. Bu sezon başka bir gösterimi daha yok; ama önümüzdeki temsil sezonunda izlemeyen çok şey kaçırır. Benden söylemesi.

Not: Bu haftanın bir parçası olan Salvador Dali sergisi ile ilgili yazıma buradan ulaşabilirsiniz.